Yolun Sonu

İki buçuk ay önce, 21 Ekim’de şöyle yazmışım (http://politikapolitik.com/2017/10/page/3/):

“…Erdoğan ve çetesi de ‘halkımıza çocuklarını Rusya’nın izniyle Esad’ın menfaatlerini korumak için seferber ettiğimizi söylemeyin, onlar Kürt koridorunu önlemek için orada olduklarını sanıyor’ diyerek bakıyorlar çaresizce Rusya’nın gözüne. Sonra da içeri dönüp, ‘Rusya’ya Kürt koridorunu önlemek için İdlib’e gittiğimizi söylemeyin, onlar İdlib’i Esad’a vermemiz için bize izin verdiler’ diye bakıyorlar.”

O günden bu yana ne değişti?

Esad İdlib’i alıyor ağır ağır. Değişen ilk şey bu. Eldeki parametrelerle bakınca, temizlik sırasında başka yerlerden halının altına, İdlib’e süpürülenlerin orada kalma ihtimali neredeyse hiç kalmadı. Çok geçmeden halı da kaldırılacak ve…

***

Fotoğrafa bir bütün olarak bakmaya çalışalım. Bir yanda — Rusya ve İran’ın desteğini almış— Esad’ın ordusu var. Rusya, bilhassa da İran ile arası hoş olmasa da, Suriye sınırları içinde Esad’ın borusunun ötmesi hususunda onlarla mutabık olan ABD var. Kürtler var —Esad kendilerinden pek hoşlanmıyor ve fakat ne Ruslar ve ne de ABD, Kürtleri Esad’ın merhametine terk etmeye niyetli olmadıklarını muhtelif jest ve açıklamalarla gösterdiler. Jestler ve açıklamalar yarın unutulabilir, onlara güvenemeyiz. Ama görünür gelecekte bölgede tesis etmeye çalışılan düzen için hem Rusya’nın ve hem de ABD’nin Kürtlere ihtiyacı olduğu görünüyor.

Bir de Türkiye var.

Başlangıçta bütün parasını Esad’ın gideceği ihtimaline yatırmış, o kafayla bir yığın çapaklı iş işlemiş, yangına benzin taşımış, sonra birden kendisini oyunun dışında bulmuş bir Türkiye… Her yaptığı hatayı örtmek için bir öncekinden daha büyük bir hata yapmak zorunda kalmış bir Türkiye… Daha doğrusu Erdoğan… Hata yaptığını her söyleyene “hain” diye kükreyen, münasebetsiz bir biçimde durmadan yerli ve milli olmaktan söz eden bir zavallı budala, bir eşkıya bozuntusu… Ve ona ortak olmuş olmanın hesabını veremeyecek olduğunu hissettiği için etrafında kenetlenmiş alçaklar sürüsü…

Görünen o ki, Suriye’de sular, çoktandır, belirli bir istikamete akıyor ve nerede denize dökülecekleri az çok netleşti. İçinde bulunduğumuz hafta içinde, yine görünen o ki, bir kritik eşik atlandı. “Eh, hadi size de —masada bir yer olmaz ama— hizmetli kadrosundan bir yer verelim odada” demiş ve İdlib görev emrini tasdiklemiş olan Rusya, Türkiye’nin iş akdini gözden geçireceğini hissettirdi. Zaten —söyleyip durduğum gibi— iş de bitiyor. Aynı günlerde, hemen hemen aynı anda hem Bahçeli ve hem de Perinçek höykürdüler. Dertleri ne? Odadan çıkarılmadan, Kürtleri vuralım derdindeler.

Doğru dürüst malumat kaynaklarımız yok, bölgede teknik olarak neler oluyor, pek de bilmiyoruz. Ama anlaşıldığı kadarıyla, İdlib’deki cihatçıları bölüp, bir bölümünü temize çekip, kalanını Suriye ordusunun kucağına terk etmesi için İdlib’e girmesine izin verilen Türkiye, sadece —dikkat isterim, sadece— İdlib’in kuzeyine, Afrin sınırına yerleşti. Böyle yapmakla, mesela Kürtlerin cihatçılar ile temasını kesti mi, cihatçıların imhasında Kürtlerin hisse sahibi olmasına mani oldu mu, bilemiyorum. Eğer öyleyse, Kürtlerin yok yere biraz daha prestij kazanmasının önüne geçtiği için Esad, büyük devletlerin vekili olarak savaşı sürdürmek zaruretinden kurtulup kendi işlerine yoğunlaşabildikleri için Kürtler müteşekkirdir herhalde Türkiye’ye.

Herkes kazanıyor. Sadece Türkiye kaybediyor.

***

Perinçek ve Bahçeli denen meczupları ciddiye alıyor değilim. Ciddiye alınacak şeyler de değiller zaten. Ama bir biçimde Erdoğan’dan daha çok ağırlığı olan şahıslar bunlar —çünkü Erdoğan kadar hafifini Elon Musk’a ısmarlasanız tasarlatamazsınız, Çin’de bile imal edemezler bu ölçüde hesaba katmaya değmeyecek bir şeyi. Perinçek ve Bahçeli, Erdoğan’ı —dolayısıyla da çetesini— ne ölçüde rehin aldıkları ile alakalı olarak mana taşıyorlar. Ona neyi yaptırabilirler, güçleri neye yeter, bilemiyorum.

Kendileri biliyor mu? Onu da bilmiyorum.

Mesele şu ki, Bahçeli’nin bu hafta nüfusunu AKP çetesine geçirtme işlemini ikmal etmesinin gölgesinde kalsa da, Erdoğan’ı Afrin’i vurmaya kışkırtma amaçlı “ama hadi ne duruyorsunuz” çıkışları, giderek yoğunluk kazanıyor. Perinçek’in “saray 15 Temmuz’u bir gün önceden biliyordu” iddiasını ısıtması ise, eğer ortada başka bir sebep yoksa, “eğer Afrin’e girmezseniz neler yaparım, neler” tehdidi olarak okunabilir.

Yukarıda adlarını zikrettiğim şeyler, biliyorsunuz, her biri ayrı bir branşta millilik şampiyonları. Millilik olimpiyatlarında her birinin sayısız altın madalyası var. Eh birileri İslamcı faşist, ötekiler Türkçü faşist, diğerleri de solcu faşist ama hepsinin —milli— bir ortak paydası var: Afrin’deki Kürtleri vururlarsa, madalya koleksiyonlarına yenilerini eklemiş olacaklar. Suriye’de mat olmuşuz, Anadolu’da bile barınamaz hale getirilecekmişiz, onların millilik anlayışları içinde bu tür faktörlere yer yok.

Ama görünen o ki, Türkiye İdlib’in kuzeyinden Afrin’i vurmaya kalkarsa… Aksi halde bir araya gelmeleri pek de mümkün görünmeyen bütün taraflar karşımızda bir araya gelecek. TSK’nın yabancı topraklarda kendileri ile baş başa kalsa Kürtlerin hakkından gelip gelemeyeceğini, gelse bile bunun maliyetinin ne olacağını filan hiç hesaba katmadım bakın. Aylardır bütünüyle Suriye’ye odaklandığı —ve tahminen, ürettiği meşruiyeti zedelememek gibi bir hassasiyeti de olduğu— için Türkiye topraklarında bir tek operasyon yapmayan PKK’nın büyük şehirlerde yapabileceklerini de hesaba katmadım.

Yani, diğer her şey Erdoğan ve çetesinin istediği gibi gelişse bile, cihatçıların tasfiyesi vazifesiyle İdlib’e girişine izin verilen Türkiye’nin Afrin’e taarruzu, dünya ölçeğinde bir itirazla karşılaşır. Bakü bile arkasında duramaz Ankara’nın, o derece.

***

Hal böyle. Böyle olduğunu Bahçeli, Perinçek ve Erdoğan bilmiyor mu? Biliyorlardır herhalde. Bahçeli ve Perinçek’in sırtında yumurta küfesi yok. Daha önce de defalarca memleketi kan deryası haline getirecek işlere gönüllü taşeronluk yaptılar. Tahmin ettiniz elbette, milliliklerinden… Hani şanlı bayrağımız var ya, rengini şehitlerimizin kanından almış… İşte öyle, bütün memleket kan kırmızı olduğunda, çok milli oluyor. Uzaydan çekilmiş fotoğraflarda şöyle her yanı kıpkırmızı bir bölge düşünün ve fotoğrafı gören herkesin “ah, işte Türkiye” dediğini… Göğsünüz kabarmadı mı birden! Öyle milliler işte bu reziller.

Erdoğan’ın sırtında ise yumurta küfesi var.

Ama o da çok milli. Hatta muhtemelen Bahçeli ve Perinçek’ten daha milli, çünkü Bahçeli ve Perinçek’in bunca uzun kariyerlerinde dökebildikleri kanın misliyle fazlasını, şurada son dört-beş yıl içinde bir başına döktü. Eh, elbette Bahçeli ve Perinçek’in hiçbir vakit bu kadar çok enstrümanları olmamıştı ellerinde —dolayısıyla mukayese haksız da olabilir— ama yine de Erdoğan’ın millilik sicili çok daha parlak.

Yine de sırtında yumurta küfesi var. Dolayısıyla Afrin’de bir maceraya girmeyebilir diye düşünebilir miyiz? Bence düşünemeyiz. Erdoğan bu işi yapacak. Sadece şimdilik ihtiyacı yok, olduğunda yapacak. “Yok artık o kadarını yapmaz” diye düşünen varsa, bundan önce kaç defa bu şekilde düşünmüş ve sonra fena halde yanılmış olduğunun envanterine bir göz atmasını tavsiye ederim.

***

Bu meseleye devam edeceğim. Yalnız sürecin neresinde olduğumuza dair Kılıçdaroğlu’nun kulağına kar suyu filan kaçırmaya kalkmayın. Onun mühim işleri var. Malum Kurultay var ve kendisini seçecek delegeleri belirleyebilmek için il il geziyor. Eh, kolay değil işi. İzmir’de İzmir’in ırzına geçmiş, tecavüze devam edebilmek için her şeyini verebilir olan Kocaoğlu ile ittifak yapacaksın ve parti içinde her nasılsa baş göstermeye cüret etmiş muhalefeti döve döve yeneceksin, filan. İstanbul var sırada. Adamın mühim işleri var, konsantrasyonunu bozacak işler yapmayın, hatta mümkünse çıt çıkarmayın.