Viski

Gazete Duvar’da Orhan Gazi Ertekin’in “Boğazda Viski İçip Çağlayan’da Duruşmaya Girmek” adlı yazısını görmüş ama okumamıştım (https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/11/02/bogazda-viski-icip-caglayanda-durusmaya-girmek/). Ali Duran Topuz “Anti-Hukuk Günlerinde Yeni Yargı” adlı yazısında gönderince okudum (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/11/04/anti-hukuk-gunlerinde-yeni-yargi/). Ertekin’in yazısından da eski bir yazıya ulaştım ki, bence okunması gerekiyor (http://www.radikal.com.tr/radikal2/musterih-olun-yargi-degismedi-1064531/).

Meseleyi biliyorsunuz, İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı, akademisyen sanık vekiline “Ama Beşiktaş’ta, boğazda oturup viski içmekle olmuyor” diyerek çıkışmış. Şu viski denen meret, anlaşıldığı kadarıyla, boğazda içilince bir başka oluyor. İskoçlar ne anlıyorlar onu üretip ve içip durmaktan, meçhul. Boğazları yok adamların…

Veya…

Şu boğaz, ona karşı viski içilince bir başka oluyor belki de… Boğaza karşı oturup da viski içmeyince… Ne bileyim!

***

Ertekin ve Topuz, ciddi ciddi, bu bir cümleden memleketimin hukuku hakkında analizler yapmışlar. Yazık ya… Memlekette azıcık hukuk da olsaymış, daha neler yazacaklarmış adamlar, adı var kendi yok bir şey üzerinden bu analizleri yapabildiklerine göre…

Olmayan futbol üzerine kurulan endüstriyi hatırlatıyor insana. Sanki futbolun her bir şeyi tamammış da… Hakemler kusurluymuş, maçları hak eden kazanamadığından işler çığırından çıkıyormuş gibi VAR sistemi getirip, şuna buna para döküp, filan… Seyrederken insanın içi eziliyor, hakem kılığındaki adam ciddiyetle, bu fani dünyadan uzaklaşmış gibi bakmaya başlıyor sahaya ve anlıyoruz ki VAR sistemi ile etkileşime geçmiş. Hani vecde gelmiş rahip tanrısıyla iletişime geçmiş gibi bir hal. Futbolcular olayın farkına varana kadar adamı taciz ediyorlar ama sinek kovar gibi onları kovuyor hakemimiz. Derken biz müminler gibi futbolcular da anlıyorlar, göklerden bir karar bekleniyor. Müthiş bir ritüel. Hassas çizgiler çiziliyor. Defalarca seyrediyoruz aynı sahneyi, muhtelif açılardan ve yavaşlatılmış olarak…

Futbol?

O ne yazık ki yok. Hatalı karar düzeltildi mi? Muhtemelen. Ama futbol yok. Kimsenin de umurunda değil gibi…

İnsanın içi de ondan kıyılıyor işte. Olmayan bir şey üzerinden bunca insan bu kadar “şey” üretebiliyor ya, az biraz bir malzeme —mesela az da olsa futbol veya hukuk— oluverseymiş neler yapabileceklermiş. Yazık. Ertekin ve Topuz da, tastamam futbol yorumcuları filan gibi göründü gözüme.

***

Ağır Ceza Mahkemesi başkanının “Ama Beşiktaş’ta, boğazda oturup viski içmekle olmuyor” dediğini işitince, aklıma derhal “ama başını secdeye koymakla olmuyor Müslümanlık” demek geldi. Ona mukayyet olamıyorum hanidir, böyle şeyler gelip duruyor aklıma. Topuz’un analizlerini okumadan da farkındayım hâlbuki, gelmemesi gerekiyor. Topuz’u okumadan önce ama, farkında olsam da utanmamıştım. Okuyunca utandım. Böyle bir fark da var yani.

***

Demirel ODTÜ’ye Hasan Tan’ı rektör olarak atamıştı. Esasen ortada üniversite filan yoktu. Ama rektörlük makamı vardı. Siyasete az çok benzer bir şey vardı. O da bütün mesaisini, mevcudiyetini asker, yargı, akademya filan gibi iktidar odaklarının taarruzundan korumaya harcamak zorundaydı. “Olmayan üniversiteyi nasıl var ederiz” diye değil de, “kendimizden rektör atayarak…” filan gibi akıllarla iş yapmak zorundaydı. Neticede Tan geldi. Boykot başladı.

Tan için ODTÜ, var edilmesi, yönetilmesi gereken bir şey değildi. Ya fethedilmesi gereken bir yerdi —ki fütuhat ehlini işçi kadrolarından istihdam etti— veya arpalıktı —ki kendisine yakın gördüğü birilerini maaşa bağlamak üzere işe aldı. Neticeten, hatırladığım kadarıyla, yegâne icraatı, yüzlerce vasıfsız ülkücüyü işçi kadrosundan işe almak oldu.

Pantomim öyle gelişti. Her öğlen, üniversitenin muhtelif yerlerindeki “işçiler”, jandarma kordonunun içinden yemeğe geliyorlardı. Sağ yumruklarını sıkıp, kahramanlıklarını ispatlamaktan geri durmuyorlardı. Devrimci öğrenciler ise, kordonun dışından, sol yumruklarını sıkıp, devrimci marşlar söyleyerek…

Ortada “devlet” yoktu, devrim yoktu, işçi “sınıfı” yoktu, “millet” yoktu, üretim yoktu. Ama kahramanlık diz boyuydu.

Neyse…

Jandarma, her öğlen sahnelenen bu tiyatrodan sıkılmış olmalı ki, “Tan’ın işçileri”nin tamamı Rektörlük binasına “taşındı”. Nasılsa iş yaptıkları yoktu, herhangi bir aksaklık olmadı. Derken, 1977 yılının 2 Aralık günü, Rektörlük binasındaki “işçiler”, aşağıya ateş etmeye başladılar. İş aletleriyle… Malum işçilerin işi icabı, iş aletleri de tabancalardı. Tamamen rasgele ateş ediyorlardı. Çünkü pencerelerden aşağıya uzattıkları silahlarıyla ateş ediyorlardı ama kendileri, “kahramanca” eğilip saklanmışlardı.

Aradan yıllar geçti, o gün orada, duvarın arkasında eğilmiş, ellerini pencereden uzatıp rasgele ateş eden “kahramanların” yerine koymaya çalıştım kendimi. Beceremedim. İnsan nasıl bir ruh haline sahip olmalı ki, gencecik insanların —akranlarının— üzerine, denk gelirse öldüreceğini bilerek, böyle kalleşçe ateş edebilsin? Bilemedim. Hâlâ da bilemiyorum. Bir öğrenci öldü. Onlarcası yaralandı. Ve kimin öleceği, kimin yaralanacağı, tamamen tesadüf eseri belirlenmiş oldu.

Bu haltı yiyenlerin ruh durumlarını bilemiyorum. Onları apar topar minibüslere doldurup, son derece sıkı kontrol edilen ODTÜ kapısından kuş gibi “uçuran” otoritelerin ruh durumlarını da bilemiyorum. Mesele şu ki, o meşum günün herhangi bir saatinde, önce Jandarmanın ve sonra polisin türlü çeşitli zulümlerine maruz kaldığımız o uzun günün herhangi bir saatinde, aklıma “bunlar nasıl insanlar” sorusu gelmemişti. Her şey son derece “olağan” görünüyordu. “Olması gereken oluyor” gibi…

Bugünden o gündeki “bana” bakınca da şaşırıyorum. Sadece kendisini duvarların arkasına saklayıp rasgele ateş ederek kahramancılık oynayan o zavallıları düşününce değil. Nasıl olup da o gün aklıma bugün gelen sorular gelmedi? Nasıl biriydim? Kahramancılık oynayanlardan değildim, elimde silah yoktu —hiç olmamıştı. Yine de, kalabalığın üzerine sütre gerisinden rasgele ateş edilmesini yadırgamamıştım. Bugün olsa… Beynim zonklayana, neticede hayata küsene kadar düşüneceğim şey, nasıl olup da o gün bana son derece tabii bir şey olarak göründü?

Ben kimim? Aradan geçen kırk yılda bana ne oldu?

En azından üç şey olmuş gibi görünüyor.

Birincisi, dünya değişti. Dünya, 2 Aralık 1977 tarihinde ODTÜ’de sahnelenen vahşet görüntülerine daha hassas, daha muarız bir yer halini aldı. Sadece ben değil, birçok insan “değişti”, olağan gördükleri şiddeti olağan görmez olmaya başladılar. Bizden sonra gelen nesiller, şiddeti muhtelif kutsallıkların şalıyla örtüp estetize etmeye daha az teşne oldular.

İkincisi, elbette ben de değiştim. Bir yığın şey öğrendim. Herkes yaşadıkça bir yığın şey öğreniyor. Kimse 21 yaşındaki gibi yaşamıyor hayatını. (Ve burada işaret etmek gerekiyor ki, kendisi 21 yaşındaki gibi yaşamayan 40 yaşındaki birileri, şimdi 21 yaşında olanların kendisinin 40 yaşındayken yaşadığı gibi yaşamasını talep ediyor. Katlanamıyor 21 yaşındakilerin 21 yaş hamlıklarına. Kendisi köprüyü geçti ya, herkes geçmiş olsun istiyor.)

Ve üçüncüsü, konjonktür farklı.

Yani?

Dünya değişiyor, bir “istikameti” var. Her birimiz değişiyoruz, muhtemelen dünyanın değiştiği istikamette değişiyoruz ama her birimizin şimdiki konakları birbirininkinden farklı. Ve nihayet, öyle pürüzsüz bir yüzeyde, sürtünmesiz bir biçimde yol almıyoruz. Karşımıza “küt” diye bir mani çıkıyor, çarpıp sekiyoruz, etrafından dolanmanın yolunu arıyoruz.

“Kimim, bana neler oluyor” diye sormama yol açan biricik hadise 2 Aralık 1977 günü yaşadıklarımız değil. Hatta o çok özel bir şey de değil, o güne ekstra manalar yüklediğimin düşünülmesini istemem. Asistan olmadan önce üniversiteye ve “iş” denen şeye bakışımla, sonrasındaki muhtelif konaklarda aynı şeylere bakışım defaatle değişti mesela. Veya kadın ve evlilik hakkındaki evlenmeden önceki kanaatlerim ile şimdikiler arasında neredeyse hiç alaka yok. Ve sayısız konaktan geçerek şimdiki “yerime” geldim. Burada da kalıcı olmadığımı biliyorum ayrıyeten…

Ama fena halde sıkılmış durumdayım. Neredeyse otuz yılı buluyor, neredeyse sadece sıkılıyorum. Hukuk denen şeyin hiç olmadığı, futbol denen şeyin hiç olmadığı, üniversite denen şeyin, şehir denen şeyin, siyasetin ve sairenin… Aklınıza ne geliyorsa onun hiç olmadığı, sadece makyajdan ibaret bir toplumda, sanki bunlar varmış gibi yapılıp durmasından ve… Kavganın rektörlük koltuğunu kapmak, filanca kanalda futbol varmış gibi ve ezberlediklerini tekrarlayarak medarı maişet motorunu döndürmek, yargıç koltuğuna oturup birilerine ayar vermek filan gibi beyhude ve manasız itişmelerle yürütülmesini seyretmek zorunda olmaktan sıkıldım.

Evet, boğazda oturup viski içmekle olmuyor. Olmaz zaten. Ama “boğazda oturup viski içmekle olmuyor” deyip durmakla da olmuyor. Her kim, hangi tarihte icat ettiyse bu klişeyi, bir gerçekliğe işaret ediyordu herhalde.

Ama…

Öğrenin be kardeşim. Artık yirmili yaşlarda değilsiniz. Dünya o dünya değil. Konjonktür dersen, zaten hiç değil. Pavlov’un köpeği olsa, bu kadar “tekrar”dan sonra bir şey öğrenirdi. Siz nasıl organizmalarsınız, kafatasınızın içindeki doku dışkılayacağında hâlâ aynı şeyler saçılıyor ortaya? Bu müthiş, benzersiz, dâhiyane tespiti mahkeme salonunun ortasına sıçtıktan sonra, odana çekildiğinde, “oh ne biçim koydum, öğretmenin sorduğu sorunun doğru cevabını ezberimden bulup nasıl çıkardım da söyledim, benden zekisi yok” filan gibi “hislerle” ellerini çırpıp dans da ettin mi bari? Etseydin. Yakışırdı sana.