Tokyo’dan Akra’ya

En az yirmi yıldır “dünya bir faz değişim döneminde” diyorum. Birileri de “en az yirmi yıldır ‘faz değişim safhasındayız’ deyip duruyorsun” diyorlar. Evet öyle. Sosyal fazların birinden bir diğerine geçmek, insan ömrüne kıyasla uzun sürüyor.

On beş yıl kadar önce —Marks ve Engels’in “katı olan her şey buharlaşıyor” ifadesine gönderme babından— “buhar olan her şey sıvılaşıyor” dedim. Önce sadece, yaşadığımız dönemin değişim ölçeğinin Marks ve Engels’in dönemininkini andırdığını hissettirmek gibi bir kastım vardı: “İçinde yaşadığımız değişim, ebeveynlerimizin yaşamış olduğu düzgün, türbülanssız bir değişim değil ha, bir devrimi çağıran büyüklükte bir dalgayla hareket ediyoruz” demek gibi… Sekiz, on yıl kadar önce, sıvılaşma metaforunun, değişime dair başka şeyleri de açıklayabileceğini hissettim. Görünen o ki, sıvılaşma hususunda bir hayli mesafe kat etmiş durumdayız. Farklı yoğunlukları olan sıvı tabakaları halinde yoğunlaştık.

Gaz halindeyken, atomlar birbirlerinden bağımsız bireyler halinde davranırlar. Birbirleriyle yoğun ama tamamen tesadüfi temasları olur. Sıvı halinde ise viskozite gibi yeni kavramlarımız olur, sıvı akmaya direnç gösterir. Atomlar, tabir caizse, birbirlerine yapışırlar. Yapışık olarak, bir arada davranmaya çalışırlar. Yüzey gerilimi diye bir kavramımız olur mesela. Birbirine karışmayan iki sıvının birbirlerine temas ettikleri yüzey, esnek bir zar gibi davranır. Veya… Bir sıvının gaza temas ettiği yüzey…

Fransa’da Macron’u iktidara taşıyan kesimler, seçimin ilk turunda da görüldüğü gibi, esasında birbirlerine karışması müşkül görünen sıvı katmanları halindeydiler. Ancak düşük yoğunluklu olduklarından, fazla ağdalı olmadıklarından, nispeten kolayca aynı istikamette buluştular. Birbirlerine karışmadılar ama aynı istikamette yer değiştirdiler. Sarı yelekliler ise, en azından başlangıçta, tam zıddı bir karakter sergilemişler gibi görünüyor.

Meselemiz Fransa ve/veya Türkiye değil. Dünyanın genelinde yaşanan bir süreç var ve dünyanın en ücralarına bile tesir ediyor. Ta Gana’ya bile mesela.

Amanpour Sex and Love Around the World adıyla bir dizi yapmış. Bir bölümünde Gana’nın başkenti Akra’da geziyoruz. İşin seks ve aşk tarafı da mühim ama esas işaret etmek istediğim mesele, Gana’da sosyoekonomik katmanların din, milliyet, gelenek, Batı hakkındaki kavramlaştırmalar ve saire üzerinden nasıl sıvılaştığı… Afrikalılık mesela, bir yandan Hıristiyanlık karşıtlığı ile harmanlanıp cinsel tercihleri bile biçimlendirirken, öte yanda mesela kadınlık, farklı sosyoekonomik katmanları da kat ederek, neredeyse kendi başına bir siyasi hüviyet kazanıyor. Amanpour öyle mevzulara girmiyor da, siz onun misafir ettiği insanların kullandıkları kavram setleri arasındaki geçirimsizliğe dikkat ederseniz, karşınıza, ciddi ölçüde sıvılaşmış bir toplum çıktığını hissedebiliyorsunuz. Çoğu nevzuhur sıvı katmanlarının arasındaki gerilimleri de…

Sorular muhtelif…

Mesela… Sıvılaşmadan kaynaklanan bu yeni sosyolojinin yol açtığı en ciddi problemlerden biri, toplumu bir arada tutmanın neredeyse imkânsızlaşması. Küreyi çevirirken parmağımızı rastgele bir yere bastırıp durduralım, mesela Japonya’ya bakalım. Japonya’nın içindeki farklı katmanların birbirlerine karışması imkânsız görünüyor. Muhtemelen eskiden de imkânsızdı ama sınırlı sayıdaki kastın arasında, tarafların işbölümüne dayanan bir organik bütünlük tesis edilmesi mümkün gibiydi. Esasen öyle bir bütünlük tesis edilmiş ve sürdürülmüştü. Şimdi ise… Bir yandan katmanlar çeşitleniyor, bildiğimiz dikiş yerlerinden değil de bambaşka yerlerden bitişip ayrılıyorlar… Öte yandan katmanlar arasındaki gerilim, en azından karşılıklı kayıtsızlık büyüyor. Bu şartlar altında, Japonya’yı bir arada tutmak nasıl mümkün olur? Nasıl bir siyasi model bir arada kalmayı sağlayabilir? Nasıl bir siyasi model Japonya’daki farklı katmanların siyasi katılımını sağlayabilir ve Japonya’nın farklı katmanlarının birbirlerinin kaderine hassasiyet geliştirmesini sağlayacak heyecanı üretebilir?

Buradan ikinci bir grup soruya geçebiliriz. Japonya’yı bir arada tutmak gerekiyor mu? Japonya’nın —yani dünyanın bütün ülkelerinin toplumlarının— kendi içlerinde bir arada tutulması, Japonlar ve dünyanın kalanı için iyi bir şey mi? Japonya dağılsa, yani Japonya’da zaten sosyolojik olarak gerçekleşmiş ve hatta tamamlanmış görünen sosyolojik ayrışma resmen tanınsa, o ayrışmayı resmen tanıma manasına gelecek bir siyasi model geliştirilebilse ve tatbik edilse, Japonya’ya ne olur? Dünyaya ne olur?

Üçüncü olarak… Eğer Japonya dağılacaksa, bu dağılmanın Japonlar ve dünya için en az sıkıntı yaratmasını sağlayacak siyasi örgütlenme tarzı ne olmalı? Nasıl yaparız da —zaten ciddi ölçüde tamamlanmış görünen— faz değişiminin, sıvılaşmanın gerektirdiği siyasi üstyapıları başımızı fazla derde sokmadan icat ve inşa edebiliriz? Neler o üstyapılar? Neye benziyorlar?

Ve nihayet… Böyle bir dağılma dünyanın bir yerinde başlar ve yayılırsa, mevcut —ve fakat ciddi ölçüde aşınmış— sınırların içinde sıkışmış hangi katmanlar ulusaşırı bir akış sergilerler? Var mı öyle katmanlar? Şuradaki Japonlar ile buradaki Ganalılar hangi ortak paydalarda buluşabilir, birbirine eklemlenebilirler? Öyle ortak paydalar zaten halihazırda var mı, yoksa sınıraşırı akış belirli bir ivme kazandığında icat edilmesi mi gerekecek?

***

Bu platformda, uzun süre boyunca, yukarıdaki soruları zikretmeden, o aynı soruların cevapları hakkında fikir jimnastiği yaptım. Ama o cevapları fütursuzca yazarken, dünyanın bir faz değişimi sürecinde olduğunu, eğer sıvılaşılıyorsa söz temsili, sıvılaşmanın henüz erken evrelerinde olduğumuzu düşünüyordum. Şimdilerde hissediyorum ki, sözünü ettiğim faz değişimi büyük ölçüde tamamlanmış durumda. Yani sosyolojik manada tamamlanmış durumda. Ancak siyasi üstyapılar bu faz değişimine uyum sağlayamadığından, tuhaf, esrik, biçimsiz bir gündem içinde savrularak yaşıyoruz.

Normal şartlar altında sosyoloji ile siyaset arasındaki makas bu kadar açıldığında, çok daha sancılı, çok daha çaresiz olmamız gerekirdi. Evet, oramız buramız ağrıyor ama olması beklenebilecek kadar sancılı da değil dünya. O da tuhaf. Yine de, görünen o ki, daha sancılı bir 2019, daha sancılı 20’ler küçük bir ihtimal de değil. Esas mühimi, uzakta bir olabilirlik olarak görünen şey, anlaşılan o ki, burnumuzun dibindeki bir uçurumla bizden ayrılmış. Dolayısıyla doğru cevabı aramaktansa uygun soruyu aramak daha sağlıklı görünüyor.