Sonra?

Memleketin içinde terör estirerek, maaşa bağladığınız itlere “asrın lideri, dünyaya meydan okuyor, ona karşı çıkan haindir, teröristtir” diye yaygara yaptırarak, devlet kasasından kaynak aktardığınız sivil görünümlü teşkilatlardan beslediğiniz başka itlere memleketin dört bir yanına billboardlar döşetip memleketin gördüğü en tapon malı kahraman diye kazıklamaya çalışarak, yargıç, savcı cüppesi giydirilmiş başkalarını itiraz edenin tepesine bindirerek… Muhtelif yollarla, İdlib’de aslında ne için bulunduğunuzun, ne yapıyor olduğunuzun bilinmesini engelleyebilirsiniz. Ama Putin oraya girmenize hangi sebeple izin verdiğini de, ne yapıyor olduğunuzu da biliyor. ABD ve İran da biliyor. Esad ve PKK da biliyor. Herkes biliyor, memleketi birlikte soyduğunuz alçaklar bile… Bilmeyen, sadece, bu memlekette sağırlaştırdığınız bizleriz.

“Ama bu pis oyunu yemezler, hesabı bize ödetirler” diyen herkesi, “vay sen gayrımilli, Türkiye’nin gücünün farkında olmayan Boğaziçili, biz adamı şöyle asarız, böyle keseriz, senin de defterini düreriz” filan diye sindirebilirsin. Tunus’ta bile istiskale uğramış, Paris’te rezil olmuşken, hadım edip kadrona geçirdiğin, ücretlerini bizim vergilerimizden ödediğin alçaklara abuk sabuk yorumlarla gürültü yaptırıp sağırlaştırılmamızı sürdürebilirsin. Ama dünya âlem biliyor senin ne mal olduğunu. Yani hiçbir şey olmadığını. Yani Boğaziçi’nin kapısından bile bakamamış, çocuklarının Boğaziçi’nin kapısından bile bakamadığı, bu yüzden kompleksleri tavan yapmış bir zavallı olduğunu dünya âlem biliyor. En iyi de sen biliyorsun —yani hissediyorsun. Bu yüzden Egemen Bağış, Davutoğlu filan gibileri kapına bağlamaktan ekstra haz duyduğunu, böylelikle dünyadan intikam almaya çalıştığını, bu kadar zavallı bir muktedir olduğunu, en iyi sen biliyorsun.

Sen Türkiye’den intikam almaya çalışırken kendi intikamlarını seninkine eklemleyen bütün sefiller, reziller, o intikamlar alınırken yapılan soygundan hisse almak için etrafına üşüşen bütün alçaklar, senin gölgene sığınıp 13 yaşındaki (artık 9 yaşındaki) kızlara iç geçiren müptezeller, hepiniz bal gibi biliyorsunuz, Suriye’de sadece Türkiye’ye değil, bütün bölgeye, yeryüzünde yaşayan bütün samimi ve mazlum Müslümanlara ve hatta insanlığa ihanet ettiniz. Mercimek tanesi sıkletindeki beyinlerinizle, “aha bu memlekete bizden önce vaziyet edenlerin hepsi korkak ve haindi, bizim yapabileceğimizi yapmaya yürekleri yoktu, biz yaparız, ne güzel yaparız” diye yola çıktınız. Sizin olmayan servetleri, bu milletin bilmem ne kadar zamanda imal ettiği her türlü kıymeti, kurallarını bile bilmediğiniz bir batakhanede rulete yatırdınız. Cehaletinizin neticeleri şamar gibi suratınıza çarptığında, “aha şimdi bir fark ederlerse var ya, hesabını asla veremeyiz” deyip zulme zulüm eklediniz. Hesap gününü erteleyebilirsiniz ama o gün gelecek.

Bütün bunları bir defa daha niye tekrarlıyorum?

Dün dedim, Suriye’de hüküm vakti yaklaşıyor. İdlib’de… Ve İdlib Türkiye’yi, hatta Suriye’yi ettiğinden daha fazla alakadar ediyor.

Birçok sebeple…

Birisi, dün işaret etmeye çalıştım, Erdoğan’ın müttefikleri Bahçeli ve Perinçek, görünen o ki, tarihe karışmadan önce son bir gösteride rol almaya pek hevesliler ve prodüktör Erdoğan’ı sıkıştırıyorlar. Sıkıştırmaları manalı mı? Manalı, çünkü İdlib sahnesinin daha kaç gün süreyle Erdoğan’a tahsis edildiği belli değilse de, kontratın iptalinin yaklaştığı aşikâr. Dansözler sahneye çıkıp marifetlerini sergileyemeden iptal olursa maazallah!

İkincisi, ahmaklığı, hesap kitap bilmezliği, dünya tasavvurunun manasızlığı her aşikâr olduğunda, Erdoğan yurt dışından kriz ithalatı yapıp kendi yolunu açtı. Normal şartlarda bir memleketin siyasileri, memleket içindeki problemleri çözemediklerinde krizi ihraç ederek yol almaya, zaman kazanmaya çalışırlar. Çünkü vatanseverlik, akıllılık, siyaset denen sanatın kuralları bunu gerektirir. Ama Erdoğan ve çetesi bu tür vasıflara sahip olmadığından, tam tersini yapageldi. Başı sıkıştığında “van minüt” dedi ve… Öğrendi ki büyük ölçekli bir kriz ithal edildi miydi, içerideki krizler önemsizleşiveriyor. O gün bugündür Türkiye’nin dış ilişkileri, Erdoğan ve çetesinin ahlaksızlıklarını, beceriksizliklerini örten bir şal olarak istihdam ediliyor. Kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp İdlib’den dönmek zorunda kaldığında, Erdoğan için deniz bitmiş olacak, kullanışlı bir dış politika malzemesi kalmamış olacak. Dolayısıyla İdlib’den çıkmak zorunda kalmadan, kendisine yaşarken hesap sorulmasını imkânsızlaştıracağını ümit ettiği sistemi tesis etmesi gerekiyor. Seçimle olursa seçimle… Olmazsa?

Her ne yapılacaksa İdlib’i terk etmek zorunda kalmadan yapılmalı yani.

Ve bir de üçüncü bir sebep var —diğerlerinden daha da mühim sayılabilir.

Geçen yılın başında Türkiye’nin Pakistanlaşması ihtimalinden söz etmiş (http://politikapolitik.com/2017/01/page/18/) ve “Türkiye bu kafayla Pakistanlaşmaz, Suriyeleşir” demişim. Öyle veya böyle, İdlib Suriye tarafından temizlenirken, Suriye’de İdlib halısının altına süpürülmüş ne varsa onların —halı kaldırılıp temizlenmeye kalkıldığında— gidebilecekleri çok fazla yer yok. Daha doğrusu bir tek yer var: Türkiye.

Dolayısıyla, İdlib’de maçı bitiren düdük çaldığında, Türkiye’de kıyamet kopacak.

Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye’de uyumakta olan on binlerce cihatçı hücresi var. İdlib temizlendiğinde, onlara on binlerce yenisi eklenecek. Ne yapacaklar, kestirmek müşkül. Neticede kafalarının bizimki gibi çalışmadığını bildiğimiz ama nasıl çalıştığı hakkında çok da bilgili olmadığımız on binlerce insandan söz ediyoruz. Silahlı, hayatını yakmış, dönüş biletini iptal etmiş, hatta muhtemelen ta başından biletini tek yönlü almış, kan dökmenin baştan çıkarıcılığını tecrübe etmiş, hayattaki herhangi bir şeyin aylardır yaşadığına benzer adrenalini sağlamayacağını bilen insanlar bunlar. Rahat durmayacaklarını tahmin edebiliriz ama ne yapacaklarını tahmin edemeyiz —en azından ben edemiyorum.

Başımıza gelecekleri tahmin etmek konusunda tamamen çaresiz de sayılmayız ama.

Mesela sözünü ettiğimiz cihatçıların Türkiye’ye kaçmaktan başka pek bir seçenekleri olmadığını biliyoruz. Türkiye’ye kaçmaya çalışacaklarını biliyoruz. Erdoğan Türkiye’sinin, eğer bu cihatçıların Türkiye’ye sızmasını istemiyor olsa bile, onları engelleyebilecek kabiliyette olmadığını tahmin edebiliriz. İlaveten, zaten onların Suriye ordusunun elinden kurtulup selametle Türkiye topraklarına girip yuvalanmasının istenmeyeceğine dair bir işaret de yok elimizde. Hatta şimdi, onları pasifize etme vazifesiyle İdlib’e girip sonra da Afrin sınırı dışında hiçbir yerde hiçbir şeye dokunmama tercihi, yakın gelecekte gerçekleşecek olanların altlığı bile olabilir.

Sonra?

Umarım bir yerlerde, benim hesaba kat(a)madığım, varlığını bilmediğim veya gücünü azımsadığım bir takım sosyolojik ve/veya kurumsal yığınaklar hâlâ vardır. Vardır değil mi? Bu toplum, ne de olsa, ne badireler atlatıp geldi bugünlere, buradan da bir çıkış yolu açar herhalde. Herhalde.