Sıfır

Goethe, bildiğiniz gibi, Faust’u bir Alman halk hikâyesini tepetaklak ederek yazmıştı. Hikâyenin orijinalinde, esasen iyi kalpli ve iyi yetişmiş bir insanın, hırsına mağlup olup, güç mukabilinde ruhunu şeytana sattığında başına gelecek belalar anlatılıyordu. Klasik “hikmet” işte… Goethe’nin Faust’unda da iyi yetişmiş bir hekim, yine güç mukabilinde, ruhunu şeytana satar. Ama Goethe’nin Faust’unu bu lanetli anlaşmaya sevk eden şey, yaşadığı yeri devasa bir kabristana çeviren veba salgınıdır. Bir hekim olduğu, insanları iyileştirmesi gerektiği halde vebanın elinden kurbanları kurtaramıyor olması, Faust’un, esasen inkâr etmediği Tanrı’ya isyan etmesine sebep olur.

Onun da başına türlü belalar gelir.

Birinci kitapta Faust, hikâyenin orijinaline çok yakın bir biçimde, şeytanla anlaşmasından elde ettiği gücü, dünyevi zevkler —Gretchen’i elde etmek— için kullanır ve sevdiği kadının başını derde sokar. Ahlaki bir problemle karşılaşır ve ahlaksızca problemin üstünden atlar.

Ancak ilkinden 24 yıl sonra yazılmış olan ikinci kitabın havası bambaşka. Faust sahip olduğu gücü insanlığın tabiat karşısındaki çaresizliğinin ilacı olarak kullanmaya çalışır. Eğer öyle okumaya teşneyseniz, pekâlâ, Aydınlanmanın geç, modernliğin erken bir eleştirisi olarak görebilirsiniz kitabı. “Bir akıl ve binlerce el gerektiren” devasa bir inşaat projesi için insanları seferber eder. İşçilerin geceler boyunca inlemelerine aldırış etmez. Ama neticede, “herkes için iyi” olan eserini tamamlar. Lakin uzakta, eski bir kulübenin mevcudiyeti, haşmetli eserinin yanında, onun estetik bütünlüğüne zarar vermektedir. Mephistopheles’e huysuzlanır. O da, kulübenin sahibi olan ve hayattan yegâne beklentileri kazaya uğramış denizcilere yardım etmek olan yaşlı çifti ortadan kaldırır. Neticeden memnun olan Faust, bu neticenin iki insanın ölümü pahasına elde edildiğini öğrendiğinde çıldırır. Mephistopheles de, “hem kanatlanmak istiyorsun hem de cesaretin yok” diye azarlar onu.

***

Ne anladık? Üff! Neler anlamadık ki!

“Herkes için iyi” olanı, “yukarıdan/dışarıdan” belirlediğinizde, artık bir tek akıl kâfidir ve kalan herkes o biricik aklın kollarından ibarettir.

Güç, böyle bir şey. Eğer bir tek akıl başka herkesi neferleştirebiliyorsa, nerede durması gerektiğini ona bildirecek bir “barikat” kalmaz. O da —her şeyi bilse de— nerede duracağını bilemez.

İyi ve kötü iç içedir. Birini diğerinden ayırt edemezsiniz. Bilançosu herkesin lehine gibi görünen bir eserin gerçekleştirilmesi sırasında, birçok kişi, olağanüstü maliyetler ödemek zorunda kalmış olur. Goethe, bana kalırsa, bize “iyi ama gaye vasıtayı meşru kılar” demez ama kendisi kılmadığından emin değil gibidir. Daha doğrusu, bana öyle geliyor ki, bizi “netice mi, yol mu” sorusu üzerinde düşünmek zorunda bırakır. Aydınlanma aklının ve sonra da modernliğin esas çatlağı buradadır. Yaptığımız her şeyin —genellikle yapanların ödemediği— yüksek maliyetleri vardır. Ama ahlaki dizginlerle kendimizi dizginlediğimizde de, yapılması gerekeni yapamaz duruma düşebiliriz. Ta en baştaki meseleden ilhamla söyleyecek olursak, vebanın yığınla canı telef etmesine de seyirci kalmak zorunda kalabiliriz.

Sembolik olarak bakacak ve biraz köşeli bir biçimde dile getirecek olursak, Goethe’nin Faust’u bize bir şey daha söyler: Vebanın çaresini, Kutsal Kitaba bakarak bulamazsınız. Vebayla mücadele etmek istiyorsanız, vebanın da müellifi olan Tanrı ile mücadele etmeyi göze almanız gerekir. Filan.

***

Goethe’nin Faust’ta çerçevesini çizdiği “insanlık hali”, evet, Aydınlanma aklının ve modern insanın trajedisi olarak okunabilir. Ama —özellikle hemen yukarıdaki iki paragrafta işaret ettiğim hususlar gibi— bazı hususlarda daha evrensel bir “insanlık hali” ile karşı karşıyayız diye de düşünülebilir. Yaptığımız her tercihin istenmeyen neticeleri var ve hep olacak gibi görünüyor. İlaveten, kuralları nasıl koyarsanız koyun, önünde sonunda, o kuralların içinde kalarak aşılamayacak problemlere toslarsınız. Bahse konu olan problemleri aşmak için de bir “güç temerküzü” gerekir.

İmdi…

Kendi hesabıma, Goethe’nin işaret ettiği ve “daha evrensel” dediğim insanlık hallerinin baki olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla da, mesela insanların hayvanları evcilleştirip kendi gıda ihtiyaçlarını karşılamak üzere kitle halinde üretmesine itirazım yok. Veya dinlerin mevcudiyetine de —onları günün şartlarına göre yeniden yorumlamak ve ihtiyaç duyanların “dışarı çıkması”na imkân vermek kaydıyla— yine itirazım yok. Ancak, mevcut teknolojik seviyemizin ve organizasyon kabiliyetimizin, “herkes için iyi” olanı “dışarıdan/yukarıdan” belirleme zaruretini ortadan kaldırdığını, kimseyi neferleştirmeden, gücü dağıtılmış bir halde tutarak da —gücü elinde topladığımız özneyi “çok sayıda kişi” haline getirerek de— çarkları döndürmenin artık mümkün olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla da itirazlarım buralarda yoğunlaşıyor.

***

Gelelim İslam dünyasının problemlerine…

Esas mesele, günümüzün problemlerinin çözümlerinin “zaten vazedilmiş” olduğunu varsaymaktan kaynaklanıyor bana kalırsa. İçtihad ve benzeri İslami terimlere müracaat etmeden söyleyecek olursam, İslam medeniyetinin “yükseldiği” dönemde, “kavramsal icatlar” yapılıyordu. Yapılabiliyordu. Uzun süredir mesele, bir “icat meselesi” değil, bir “keşif meselesi” gibi görülüyor. En azından bana öyle geliyor ki, İslam adına söz söyleme tekelini elinde bulunduranlar meseleyi bir keşif meselesi olarak görüyorlar. Orada o çözüm var. Uygun donatıya sahip olan birileri derine dalacak ve onu çıkarıp hepimizin hizmetine sunacaklar.

Hâlbuki —yine bana öyle geliyor ki— yüzlerce yıl boyunca İslam âlimleri öyle davranmadılar. Bir “icat” yaptılar ve sonra bu icadın İslam’ın esasıyla çelişip çelişmediği mesele oldu. O meselenin üzerinde düşünüp durarak da, icadı “ehlileştirdiler”, “uygunlaştırdılar”.

Bir yerden sonra mesele “keşif meselesi” olarak algılanmaya başladı. Dolayısıyla da —Cumhur’un sıklıkla işaret ettiği gibi— mesela Kickstarter benzeri bir finansman teknolojisini geliştiremediler. Esasen İslam dünyası geliştirse hiç de yadırganmayacak bu tür teknolojileri, hatta, geliştirmek bir yana, hevesle sahip çıkmayı bile beceremediler. İslam kendilerinden sorulsun isteyenler, hâlâ, kitabı ve tarihi didik didik ederek, bir formül “keşfetmeye” çalışıyorlar.

Müracaat ettikleri tarih uydurma. Öyle olmasaydı bile, bugünün ihtiyaçlarının çözümlerini ihtiva etmiyor olacaktı. Filan. Bunlar, olanca cesametlerine rağmen “tali” yanı işin. Esas olan şu ki, İslam dünyası, kendisinin biliyor olması gereken ve Goethe’nin yüzlerce yıl önce farkına vardığı bir bilgiyi unutmuş görünüyor: İnsan ümit ile korku arasındadır. İnsanoğlu hiçbir vakit, “otomatik kararlar”la hayatını idame ettirebilecek bir duruma gelmeyecek. Her daim, yaptığımız “her” tercihle, tekrar ve tekrar “sınanacağız”. Sınayan da öyle kendisini tahkim etmiş, kerameti kendisinden menkul bir otorite olmayacak.

Aha işte, “dışarı” çıkmaya cesaret gösterebilen “herkesi” zımbalayan bir medeniyet, topyekûn, ta Filipinler’den Fas’a kadar geniş bir coğrafyada, esas sınayıcı olan öznenin sınavında sıfır çekip duruyor.