Postal

Meselenin basit arızalardan ibaret olmayıp protokollerin çökmesinden kaynaklandığını anladığımızda, anlayanlarımızın biri —veya bir kaçı bir araya gelerek— problemlerimizi çözebilecek mi? Elbette hayır. Protokollerin tanımı icabı hayır. Dünkü metafora dönecek olursak, 220 volt üzerinde mutabakat sağlanmış bir sistemde, şurada üretilen ve satın aldığınız bir cihaz 110 voltta çalışacak biçimde tasarlanmış, bu arada filanca sokağa 300 volt enerji gidiyor, falancanın voltajı 80 ile 300 volt arasında dalgalanıyor filan gibi bir durum varsa… Mutabakat bozulmuş yani. Tarafların —sayısız tarafın— herhangi birinin kendi başına düzeltebileceği bir hal yok. Yani? Eğer haklıysam, protokoller çökmüşse ve biz de meselenin öyle olduğunu anlarsak, problemimizi çözmek yolunda bir adım atmış sayılmamız bile müşkül.

Protokoller doğru oldukları için iş görmez. Üzerinde mutabakat olduğu için iş görür. Sizi yağmurdan koruyan şeye şemsiye demişsek, “doğrusu o” demenin bir manası yok. O şeye şemsiye demek konusunda mutabık kalmışız ve bu mutabakat sayesinde anlaşıyoruz. Lisanlar birer protokol yani. Ve Babil Kulesi kıssasının da ima ettiği gibi, eğer protokol bozulursa… İnşaat durur.

Şunu da tekrarlayayım ve devam edeyim: Şemsiyeye şemsiye dememizi sağlayan bir otorite yok. Marslılar gelip bizim için bir protokol inşa etmiş değiller yani. Protokoller, hemen her zaman, adım adım ve kolektif akılla inşa edilen şeyler. Protokoller insan eseri ama bir insanın eseri değil. Büyük ölçüde güç mücadelesiyle, güç kullanarak şekilleniyorlar ama rızayla yaşıyorlar. Her bir protokol bir kendiliğinden düzen.

Dinlerin her biri de birer protokol. Aydınlanma aklı deyip durduğum şey de bir başka protokol. Orada biri şöyle demiş, burada biri şöyle yapmış, şurasına şu eklemlenmiş, şu bileşenlerden bu türetilmiş filan… Ve ilave olarak, hiçbir protokol vakumda oluşmuş değil. Genellikle daha önce iş görmüş ve fakat zamanla çökmüş, dağılmış protokollerin bileşenlerinin yeniden ve başka bir biçimde, kısmen yeni bileşenler eklenerek örgütlenmesiyle zuhur ediyor hepsi.

Başlangıçtaki soruya dönelim o vakit: Meselenin basit arızalardan ibaret olmayıp protokollerin çökmesinden kaynaklandığını anladığımızda, anlayanlarımızın biri —veya bir kaçı bir araya gelerek— problemlerimizi çözebilecek mi? Hayır. O halde yazıp durduklarımın manası ne? Sizin adınıza bu sorunun cevabını veremem. Kendi adıma ise, anlamayı problem çözmekten daha çok seviyorum, diyebilirim.

Ama ilaveten protokollerin çöktüğünü anlarsak, (a) sanki çalışıyorlarmış gibi yapmayı sürdürmeyiz ve (b) sanki kendi başımıza, masa başında, bildiklerimizle çözülebilir bir problemimiz varmış gibi yapmayız. Bunlar da kazanç sayılabilir yani. Ne bileyim…

***

Ergonomi dersinde anlatılmıştı, işin tasarımında fiziksel şartların iyileştirilmesinin yetmediği, insani faktörlerin de hesaba katılması gerektiğinin misali olarak. Coca Cola işçileri, güya, zaman zaman, üretim bandına postallarını koyarak bandın akışını sabote ederlermiş. Neden yapıyorlardı bunu? Sıkılıyorlardı. Kendilerini hissettirmek, kendilerini hissetmek gibi talepleri vardı. Filan.

Mesele kazandıklarını az bulmaları, patronla aralarındaki fark, eşitsizlik filan değildi yani. Veya başka herhangi bir rasyonel talep de değildi. “Yeter ulan bana makineymişim gibi davrandığınız” idi ve yaptığı iş, muhtemelen, kendisine ve kendisi gibi olan diğer mesai arkadaşlarına da zarar veriyor, gelir kaybı yaratıyor, iş çıkarıyordu. Yine de yapıyorlardı. Bunu yaptıklarında… Şebekenin bir yerinde bir arıza olmuş olmuyordu, şebeke çöküyordu. Sistem duruyor, devreye başka bir düzlemdeki —hiyerarşik açıdan bakarsak bir üst seviyede olan— başka bir sistem giriyor, şebeke alışılagelmiş protokollerle yeniden devreye sokuluyordu.

Günümüzde yaşananların önemli bir bölümünü açıklayabilir bir metafor gibi görünüyor.

Ve o durumda da bir soru zuhur ediyor: İşçiler, eğer şebekenin yeniden devreye sokulamayacağını bilseler, hissetseler aynı şeyi yaparlar mıydı? Veya şebekeyi bir daha devreye sokulamayacak hale getirebilecek müdahaleler akıllarına gelse, yaparlar mıydı? Bilmiyorum ama zannetmiyorum. İnsanların birkaç on bin yıl içinde bu kadar devasa ölçekli şebekeler halinde örgütlenebilmelerini mucizevi buluyorum ve insanın tabiatında, biyolojisinde bu mucizeyi mümkün ve hatta sıradan kılan bir şeyler olmasa, bu iş gerçekleşmezdi diye düşünüyorum.

Daha önce birkaç defa söz etmiş olmalıyım, Sineklerin Tanrısı’nı Golding, tam zıddı bir varsayımla yazmıştı. İnsanın tabiatına rağmen, her nasılsa, bir defalığına bir mucize gerçekleşmiş, medeniyet denen şey inşa edilmiş gibi… Öyle değil. Olmadığı tarihle sabit. Defalarca yıkılmış olanı, hemen her defasında biraz daha büyük ölçekte yeniden yapmışız. Coca Cola fabrikasında, sıkıntısını yansıtabilme, varlığını hissettirebilme ümidiyle üretim bandına postallarını koyan işçiler olarak… Ve hiçbir defasında birileri bir yerlerde “öyle çalışmadı, şimdi şöyle örgütlenelim” diye planlar yapmadan…

Bu defa yolun sonuna gelmiş olabilir miyiz? Teknik olarak bakarsak, evet. Bir şeyin n defa gerçekleşmiş olması, n+1’inci denemede de gerçekleşeceğinin delili değil. Ama… Bundan önceki her çöküşte de yolun sonuna gelmiş olduğumuz kanaati çok yaygınlaşmıştı. “Bu defaki başka” kanaati… Öyle olmadı. Bana kalırsa şimdi de öyle olmayacak. Kimseye garanti veremem ama eğer kumar oynayacak olsam, neyim varsa hepsini şimdi de yolun sonuna gelmediğimize oynarım, gözümü kırpmadan.

***

Şebeke çöktü. Sadece siz evinizin kapısından girdiğinizde bastığınız düğme bir iş yapmıyor değil. Şebekeyi çalıştıran sizin gibi sıradan insanlar da problemin farkındalar, daha önce benzer bir iş olduğunda indirdikleri şalteri indiriyorlar ve… Nakıs. Öte yanda baraj kapakları açılıyor, beride birileri daha önce hep işe yaramış müdahaleleri yapıyor, makineler tıslıyor, voltaj yükselir gibi oluyor ve… Tıss.

Şebekeyi sarı yelekliler çökertmedi mesela. Veya Trump’a oy verenler. Veya Erdoğan’a oy verenler. Şebeke çökmüştü. Birilerine çalışıyor gibi görünüyordu ama birilerinin de canı sıkılıyordu. Canı sıkılanlar postallarını çıkarıp üretim bandına koydular. Şebekenin çöktüğünün farkına siz de varın diye yapmadılar bunu. Canları sıkıldığından yaptılar. Ama şebekenin çökmüş olduğu, aynı protokollerle çalışabilir bir şebeke inşa etmenin artık imkânsız olduğu da görüldü.

Bariz bir biçimde görünüyor ki, postallar siyaset denen bandın üstüne kondu. Bana kalırsa problem bambaşka yerlerde. Mesela cinsellikte… İnsanoğlunun cinsellikle ilişkisi, bana öyle geliyor ki, insan türünün uzun tarihinde ilk defa bu kadar radikal bir biçimde değişti. Daha önce cinselliğin kontrolü —ve o kontrol üzerinden bölüşümün, iktisadın kontrolü— süreçlerinde yapılan müdahaleler bile bu kadar köklü bir etki yapabilmiş değildi gibi görünüyor bana. Kalıcı bir şey mi, arıza giderildiğinde kendi tabii yatağına dönecek mi, onu da bilmiyorum. Beni şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleyen şey gençliğin cinsellikle ilişkisi olsa da, mesela bilgi ile ilişkimiz, bilgiyi örgütleme tarzımız ve benzeri birçok şey tepeden tırnağa değişti.

Netice itibariyle söyleyebileceğimiz şey şu gibi geliyor bana: Postal siyaset bandına kondu.

Çok da anlaşılmaz bir şey değil. Eğer problemi çözeceksek, siyaseti yeniden örgütleyerek çözeceğiz.