Katalonya’dan Brooklyn’e

Aynı günde iki Netflix belgeseli izledim. Biri geçtiğimiz yıl Katalonya’da yaşananları anlatan Two Catalonias, diğeri ise Brooklyn’in Hasidik Yahudi cemaatinden ayrılmaya çalışan üç genç insanın başına gelenler üzerinden cemaati anlatan One of Us.

İlk önce şu kanaatimi paylaşayım: Anlaşılan belgesel yapmak zor iş. Ne Katalonya’daki ve ne de Brooklyn’deki sosyal ruh durumuna dair bir duygu geçmedi bana. Bir kanaat sahibi de olamadım. Bir takım veriler, birilerinin ağzından söyletilmiş akılda kalıcı —vurucu evet ama kesinlikle doğaçlama olmadığı hissi veren— birkaç cümle, hüküm. Mesela Katalonya’da on yıl önce durumun hiç de şimdiki gibi olmadığını ifade etmek için biri, “on yıl önce ayrılıkçılar üç kişi ve bir de köpekti” diyor. Hasidik cemaatin normlarından “kaçmaya çalışan” bir genç “hamburger yiyebildikten sonra geri dönüş zor” gibi bir tespit yapıyor ve ekliyor “evet, peynirli.”

İmdi…

Küreselleşiyor olan dünyanın en küreselleşmiş coğrafyasında iki “ada”dan söz ediyoruz. Biri AB’nin “göbeğinde”, diğeri ABD’nin… Göbek tabiri, Barcelona ve Brooklyn’in “coğrafi” konumları hesaba katıldığında cuk oturmamış gibi görünse de, iktisadi ve sosyal ağların düğümleri olma açısından bakıldığında yadırganmaz sanırım.

Gördüğüm tabloları özetlemeye çalışayım —ne işe yarayacaksa…

***

Katalonya’da, on yıl önceki hal, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, şimdikinden çok farklıymış. Ayrılıkçılar öyle üç kişi ve bir köpekten ibaret olmasalar da, bende “Barcelona’nın İstiklal Caddesi” intibaı bırakan La Rambla’da kurdukları standın önünden, hemen herkes, umursamazca geçip gidiyormuş. On yıl sonra ise, ayrılıkçı partilerin koalisyonu parlamentodan bir ayrılıkçılık referandumu kararı çıkarabilmiş.

O günlerde —Barcelona’yı benden iyi bilen çok seven— Işık aramış ve demişti ki mealen, “bu Katalonlar esasen kasabalı, Barcelona’yı şehir yapan, dışarıdan gelmiş olanlar”. Görünüşe göre, iktisadi krizin fena halde vurduğu İspanya’dan ayrılarak ve fakat AB’nin “içinde” kalarak, krizden daha az etkilenme, kendi krizlerini İspanya’ya ihraç etme hayali kurmuş bazı Katalonlar. Yine bile, özellikle Barcelona şehir merkezinde momentumu ele geçirmiş sayılmazlarmış. Derken İspanya, Katalonya’ya bir polis ordusu göndermiş. Ve ip kopmuş.

Bu arada, İspanya’dan Katalonya’nın nasıl —mesela Fransız— göründüğüne dair bazı ifadeler işitiyor, Katalonya’dan İspanya’nın ve Avrupa Birliğinin nasıl algılandığına dair bazı görüntüler görüyoruz. Devlet, Anayasa, kurallar, tarih, Franco filan gibi terimler, “konuşan kafalar”dan bize ulaşıp duruyor. Bu arada ayrılıkçı partilerden birisinin Katolikliği ön plana çıkarmasından anlıyoruz —sadece oradan anlıyoruz— ki, din de oyunun bir parçası. En azından birileri için. Ama onları hiç görmüyoruz. İkide bir milliyetçilik lafı geçiyor. Kendilerine mikrofon uzatılmış gençlerden ise bu tür kavramların hiçbirini işitmiyoruz. Onların neredeyse biricik mevzuu, İspanyol polisinin gaddarlıkları.

Muhalefet lideri genç kadın, oylar sayılmaya başladığında, “önce küçük yerlerden oylar gelir, oralarda kaybederiz” diyor. Buradan anlıyoruz ki, “gördüğümüz” yerler dışında yerler, gördüğümüz insanlar dışında insanlar var. Sadece buradan anlıyoruz, çünkü belgeselciler zahmet edip oralara gitmemiş, oralarda yaşayanları konuşturmamışlar.

Katalonya, ayrılıkçılık, referandum filan hakkında düşünmeye çalışıyorum ama gayriihtiyari —ve neredeyse zaruri olarak— kendilerine mikrofon uzatılan politikacılar, bürokratlar ve gazeteciler ile gençler arasındaki “lisan farkı”na takılıyorum. Politikacılar, bürokratlar ve gazeteciler, hangi tarafta yer alıyor olurlarsa olsunlar, aynı lügati paylaşıyorlar. Her iki taraf da “demokrasi” diyor mesela, her iki taraf da “milliyetçilik” diyor, tarihten söz ediyorlar, krizden söz ediyorlar filan. Katalonya’nın orta yaşlıları ve yaşlıları nasıl bir lügat kullanıyorlar, bilmiyorum. Çünkü onların arasında pek az geziniyoruz. Ama arada gençler konuşturuluyor. Onlar “bize bunu yapmayacaklardı” deyip duruyorlar, referandum günü yaşanan vahşet görüntülerini ima ederek.

Vahşet?

Bizim buralarda “sıradan” sayılabilecek şeyler. On bin polis şehre girmiş, oylamaya mani olmak için zor kullanmış. Ölen yok. Birkaç yüz kişi hafif yaralanmış. Filan. Ama “beklenmiyormuş” besbelli. Şok yaratmış.

Gençler kendilerine sadece iki “seçenek” dayatılıyor olmasından da şikâyetçiler. Nüanslar var. İnsan hem Katalon, hem AB yanlısı, hem Madrid karşıtı ve fakat yine de ayrılıkçılık karşıtı olabilir mesela. Ama “Cuma günü bağımsızlık ilan edip Cumartesi günü —ne yapabileceklerini kendileri de bilmediklerinden— tatile çıkan” iktidar bloku, her vakit ve her yerde olduğu gibi meseleyi “bitaraf olan bertaraf olur”a getirmiş. Daha çok oyu temsil ettiği halde daha az sandalyesi olan muhalefet ise, iktidarın bu oyununu bozamamış.

Filan.

Bildik hikâyeler yani. Bir defa daha kani oldum ki, politik lügati genişletemezsek, içinde dönüp durduğumuz bu halden çıkma şansımız yok. Mevcut örgütlenme anlayışlarımızla, mevcut analiz metotlarımızla, problemi sadece daha da derinleştiriyoruz. Daha esnek ittifaklar kurmaya imkân veren bir örgütlenme anlayışı icat etmemiz gerekiyor ve mevcut “politik örgütler”, bu işin önündeki en muhkem engeller.

***

Öteki “ada”da durum daha enteresan.

Nazi zulmünden kaçan Hasidik Yahudiler, Brooklyn’e yerleşmiş ve bir nevi getto inşa etmişler. Ta göbeğinde yaşadıkları sistemin neredeyse bütün ön kabullerini reddetmişler. Belgeselde “anlatılan” hikâye böyle, gerçeklik “aslında” farklıysa, ben bilmiyorum. Mesela, daha en başta öğreniyoruz ki, “mahalle”den biri, mahalleden bir başkasını, her ne olursa olsun, devlete ve polise şikâyet edemiyor. Mahallenin “kuralları” buna izin vermiyor. Kocasının zulmünden bıkan genç bir kadın, on yılda yedi çocuk doğurmuş bir kadın, bu kuralı çiğniyor. Ve onun ağzından dinliyoruz ki, “dışarıdaki dünyanın nasıl işlediği”ne dair bir fikri yok. Dışarıda işe yarayan bir becerisi yok.

Sistemin sürmesi, ısrarla, cemaatin bu yapısı ile ilişkilendiriliyor. İtiraz edip kaçamıyorsun, çünkü dışarıda aç kalırsın. Sonra sahneye giren iki karakter de az çok aynı şeyleri söylüyor. O vakit şu soru doğuyor: Kadının çocuklarının velayetini almak isteyen kocasına yardım olarak, avukatlara verilmek üzere toplanan yüz binlerce doları cemaat mensupları nereden ve nasıl kazanıyorlar? Bilemiyoruz. Ama besbelli ki, cemaatin “dış dünya” ile, son derece verimli ve kârlı kontak noktaları var. “Dışarıdan” anlamlı ölçüde kaynak girişi olmadan, anlatıldığı şekliyle, cemaatin varlığını ve görünen refahını yaratması ve sürdürmesi zor.

Burada da cemaat adına söz alanların kullandıkları lügat ile “dışarı çıkmaya çalışan” gençlerin kullandıkları lügat çok farklı. “İçeridekiler” durmaksızın cemaat, düzen, süreklilik, gelenek ve saire kavramları kullanıyor ve bunları yeniden üretiyorlar. Koskoca bir stadın tribünlerini dolduran kalabalıkların huzurunda konuşan ateşli bir yaşlı kurt, İnternet’in nasıl bir tehdit olduğunu anlatıp, çocukların uzak tutulması hakkında fetva veriyor. Adam Yahudi, yani süzme bir İslam düşmanı olduğunu varsayabilirsiniz. Ama giyimi, tarzı, surat ifadesi, lügati, değerlendirmeleri, Yozgat’ta bir Bayram namazında cûşa gelmiş heyecanlı bir Müslüman vaizden hiç farklı değil. Şiddetli bir Yahudi düşmanı olduğundan şüphe edemeyeceğimiz bir vaizden…

(Öyle mi sahiden?

Diziyi seyrettikten sonra Google’da “Hasidik Yahudi” diye bir arama yaptım, “İsrail karşıtı ‘Gerçek Yahudiler’: Hasidik Yahudiler – Yeni Akit” diye bir bağlantı ilk sıralarda çıktı. Dünya zannettiğimizden çok daha karmaşık yani… Yeni Akit’teki yazının başlığı yeterince şey söylediği için “içine” bakmadım, siz isterseniz bakarsınız.)

Dile getirildiği kadarıyla, bir travma yüzünden içe kapanmış, mevcudiyetini sürdürmenin yolunu böyle bulmuş, durmadan ve kararlı bir biçimde üreyen, içinde gettolaştıkları şehrin kozmopolit yapısı sayesinde varlıklarını sürdürebilen ama bunu kendi içlerine kapanmalarına borçlu olduklarını vehmeden bir tuhaf yapı var. Mensuplarına olağanüstü bir emniyet duygusu sağlıyor ama… Evet, emniyet duygusu mühim olsa da, kâfi değil. Birileri fazlasını arıyor. Dışarı çıkıp dans ettiklerinde ve cheeseburger yediklerinde de bulduklarını zannediyorlar.

Brooklyn’deki Hasidik cemaat, benim kasabalılık dediğim şeyin elle tutulur hali. New York ise şehirlilik dediğim şeyin… “Tamam kardeşim, sizin kurallarınız size” diyen New York. Yedi çocuğun velayetini, neticede, “çocukların alışkanlıklarından koparılmamaları gerekir” diyen kanunları sebebiyle babalarına veren New York. İçinde hiç dramlar yaşanmayacak bir şeyden söz etmiyorum yani. Dramları birbirleri ile mukayese etmeyecek, “totalde daha az dram için” filan gibi hesaplar yapmayacak bir tutumdan söz ediyorum.

Ama…

Tekraren belirteyim, eğer New York’un “göbeğinde” olmasalar, nasıl olduğunu bilmediğim bir biçimde “dışarıdan” kaynak transfer etmeseler, malum cemaatin mevcudiyetini koruması zor. En azından belgeselde anlatıldığı şekliyle…

Genel kategorisine gönderildi