Kürşat Bumin

Kürşat Bumin benim için hep, oralarda bir yerlerde var olan, olması gereken biriydi.

Kendisinden pek az şey öğrendim. Çünkü ondan öğrenebileceklerimi, bir biçimde, daha önceden öğrenmiştim, biliyordum. Onun ulaştığı yerlere, onunkinden tamamen farklı —ve bana daha “sağlam” görünen— güzergâhlardan ulaşmış oluyordum genellikle.

Bu hususu açmakta fayda olabilir. Diyelim “sivil toplum” kavramına, Fransa merkezli bir Batı Avrupa “tecrübesinin” —Batı Avrupa’da “yaşanmış olan” pratiklerin sosyoloji ve politikada bıraktığı tortuların— “gözlenmesiyle” ulaşılması mümkün. Tarihsel bir perspektifle… Ama daha analitik, daha ideolojik, daha kavramsal bir güzergâhtan, tabir caizse daha “bilimsel” bir perspektifle de ulaşılabilir.

Birinci durumda, kavramın üretilmesi sürecinde kan, gözyaşı ve ter dökmüş toplumların yol boyunca yaşadıkları ve yaşayarak öğrendikleri ne varsa, kaçınılmaz olarak kavramın her hücresine sirayet eder. Bumin, hayatının önemli bir bölümünü Fransa’da geçirmiş, neredeyse Fransızca düşünen ve Fransızca beslenen biriydi. Ve Fransa, bana kalırsa, dünyanın İngilizce ve Almanca kavranışlarının “arasında” kalmış, bir türlü bir araya gelmeyen uçları birleştirmeye çalışmaktan yorgun, bu süreçte bir yığın beyhude mesai harcamış ama arada “hayatta kalma” şansı daha yüksek kavramların da üretildiği bir yerdi.

Ben Fransızca bilmem. ODTÜ’de okudum. Yurt dışına çıkmak için üç defa teklif aldım, her üçü de ABD’ye gitmemi gerektiriyordu. Her üçünü de reddettim. Ama Türkçe düşünmediğimde, kaçınılmaz olarak Amerikanca düşünen biriyim. İki sebeple: Bir defa ancak İngilizce okuyabiliyorum ve Amerikalılar Britanyalılara kıyasla daha çok yazıyorlar ve daha “okunaklı” yazıyorlar. İkincisi, düşünme fiilimin omurgasını teşkil eden evrim teorisi, bilhassa 1950’lerden sonra, neredeyse bütünüyle Amerikanca üretilmiş bir şey.

Evet, neredeyse sadece evrim teorisini istihdam ederek, Bumin’in —ve başka birçok kişinin— ürettiği her şeyin üretilebilir olduğunu düşünüyorum. Böyle yapıldığında, Batı Avrupa’da muazzam ölçüde kan, gözyaşı ve terle yoğrulan şeyi, hiç de o katkı maddeleri gerekmeden, sanki laboratuvarda üretir gibi üretmek mümkün —gibi görünüyor. Aynı şey mi oluyor? Bilemem. Ama mesela Bumin’i okuduğumda veya dinlediğimde, benim için “yeni” olan bir şey olmadı hiç. Fransa orijinli hemen her şey için aynı iddiayı dile getirebilirim. Belki Foucault hariç. O da kısmen. Ve üstelik, Foucault’da da, hemen her defasında, “evet, bunu elimdeki şu parçaları şöyle birleştirerek laboratuvarda üretebilirdim” diye hissettim.

Ama elbette, aynı noktaya hangi güzergâhtan geldiğiniz yine de bir fark yaratıyor. “Yüksek tepelerde hem yılana hem kuşa rastlayabilirsiniz” demişti Cenap Şehabettin, “ama biri sürünerek, diğeri uçarak yükselmiştir.” Ettiği lafın bağlamı neydi, hangisini tercihe şayan bulmuştu, bilmiyorum. Ama lisede bir kompozisyon ödevi olarak önüme bu laf konduğunda, doğrusu, paralize olmuştum. Şimdi olsa, olmam. Çünkü yılana veya kuşa, sürünmeye veya uçmaya değer yargıları yapıştırmaya ihtiyaç duymam. İkisi “farklı”. Hepsi o. Ve dolayısıyla, o “yüksek tepe”de —ki yüksek tepe olmak da o yere bir üstünlük, bir değer katmıyor, ovadan farklı bir yer işte, hepsi o— her ikisinin “tutumu” farklı olur. Bumin’in lisanındaki iktisadilik, tarzındaki çelebilik, serinkanlılık, yani bende kıt olan hemen her şeyin bolluğu, belki de, aynı bilginin yoğrulması sırasında hamuruna onca kan, gözyaşı ve ter katılmış olmasından kaynaklanıyordu.

Bumin’den “öğreneceğim” bir muhteva yoktu. Ama onunla tanışmış olsaydım, bir süre birlikte geçirmiş olsaydım, bir ihtimal, bir “tutum” öğrenebilirdim. Öğrenmem gereken, öğrenmiş olmam gereken ama öğrenemediğim bir yığın şey. Sadece çelebilik, serinkanlılık filandan ibaret de değil. Mesela çalışma disiplini, öğretmenlik gibi şeyler de…

Çok yakınımdaki birçok kişi de dâhil, çok insanda çok kalıcı ve sağlıklı izler bıraktı. Eksikliğinin acıklı neticeleri olacak.

Genel kategorisine gönderildi