İslam’ın Krizi

Dün gece, çoğunluğu “İslami hassasiyetleri yüksek” diye tarif etsek herhalde çok da yanılmayacağımız kişilerden oluşan büyükçe bir grubun, “n’olcak bu Müslümanlığın hali” kıvamındaki bir sohbetine şahit oldum. Yer yer müdahil olmaya çalışsam da, gruptaki birçok kişiyle aynı frekansa gelmemizin çok vakit gerektireceği açıktı, çok da şey etmedim yani.

Ama üzerinde düşünülecek, konuşulacak çok şey vardı. Birini özetlemeye çalışayım.

İddia oydu ki, Filipinler’den Fas’a kadar bütün Müslüman toplumlar “benzer” dertlerle dertli. Herhalde öyledir. Türkiye hariç “nüfusunun önemli bir bölümü Müslüman geçinen” herhangi bir toplumda bulunmadım, bu konuda konan teşhisi sorgulayabilecek malumat yok elimde.

Ama…

Meseleye Türkiye’den bakınca, galiba “İslam’ın krizi” diye bir şeyden söz etmek çok da hakça sayılmaz.

Şöyle ki…

Bize çocukken öğretildiği şekliyle imanın altı şartı var ve şöyle sıralanıyor: (a) Allah’a, (b) meleklerine, (c) kitaplarına, (d) peygamberlerine, (e) kıyamet gününe ve… (f) Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak. Şu altıncı şart, biçimsel olarak, size de, ilk beşinden “farklı” görünmüyor mu? Hani Öklid’in beşinci postulatı ilk dördünden farklı bir aileden geliyor gibi görünür ya, imanın şartlarının altıncısı da, bana öyle görünüyor.

Pek bu ne manaya geliyor?

Bana öyle geliyor ki İslam’ı daha önceki tek tanrılı dinlerden ayıran en önemli farklardan biri, imanın bu altıncı şartında yatıyor. İslam’ı, Hıristiyan teolojisini yüzlerce yıl meşgul etmiş olan “eğer Allah mutlak iyiyse ve her şeye de kadirse kötülük nerden ve nasıl neşet ediyor” türünden bir sorudan azade kılıyor. Ve… Esas mühimi, âlemi “Allah ve şeytan”, “iyiler ve kötüler” diye ikiye bölmeyi imkânsızlaştırıyor. “Sizin hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde de hayır vardır/olabilir” düsturu ile bir arada düşünüldüğünde, hayatın içinde “akarken”, Müslümana ekstra bir pusula sağlıyor.

Ancak, göründüğü kadarıyla, günümüzde bu “pusula” pek revaçta değil. “Müslümanım” diyen insanlar için pek revaçta değil. Gazete formatında yayınlanan şeylerdeki köşelerini başörtülü fotoğraflarıyla “süsleyen” kadınlar arasında mesela, hiç revaçta değil. Televizyon ekranlarında öyle boy gösterenler arasında da… Onlar, memleketi “iyiler ve şeytanlar” olarak, dünyayı “iyiler ve şeytanlar” olarak bölmüş durumdalar.

Ama mesele onlarla sınırlı değil. Memleketin neredeyse yarısı, kendisini herkesten çok Müslüman gören yarısı, İslam kendilerinden sorulsun isteyen yarısı, kendilerini İslam ordusunun neferi olarak gören yarısı, iyiliği belirli öznelerden, kötülüğü ise başka öznelerden biliyor. Hiç şüphe etmeden biliyor. “Bize kötülük yapan kötü özne”nin kim olduğu konusunda yalpalamalar olabilir ama netice olarak işi kötülük yapmaktan ibaret olan “saf kötü” öznelerin mevcudiyetinden şüpheleri yok gibi görünüyor.

Bu, işin bir yanı.

Bir yanı daha var. İslam’ı “ayırıcı” kıldığını zannettiğim bir başka husus daha var. O da, “neticeyi hâsıl eden Allah’tır” düsturu. Bildiğim kadarıyla İslam’a göre, siz “üstünüze düşeni, doğru olanı” yapmakla yükümlüsünüz. “Şöyle bir neticeyi hâsıl etmek için ne yapmam lazım” diye düşünemezsiniz. “Doğru olan nedir” diye düşünmek zorundasınız.

Yani?

Oyunun “kuralları” var. O kurallara göre oynayacaksınız. Filanca neticenin sizin için daha iyi olacağı apaçık olsa ve o neticeye hangi yoldan ulaşılacağını biliyor olsanız bile, eğer o yol “doğru” bir yol olarak tasnif edilmemişse… Makyavelistlik yapamazsınız.

Ama Makyavelistlik, kural filan gibi hususlar, sözünü ettiğim düsturun tali meseleleri. Esas olan şu ki, hayatı “yaşarken”, herhangi bir “karar problemi” ile karşı karşıya kaldığınızda, ortaya çıkacak neticeler üzerinden pozisyon alamamak, esasen, dünyayı “yakınsak” olarak değil, “ıraksak” olarak algılamayı gerektirir. Yolları istikbalde “bağlanacakları” bir noktaya ulaşan şeyler olarak değil, ileride çatallaşacak, tekrar çatallaşacak, bilinmeyen dünyalara “açılan” şeyler olarak görmeyi…

Eh, memleketin yukarıda sözünü ettiğim yarısının böyle bir dünya tasavvuru da olmadığı çok aşikâr bence.

Öteki yarısı? Onların çoğunluğunun zaten İslam’a dair bir iddiası yok.

O halde?

Pakistan’ı, Tunus’u filan bilmem ama Türkiye’den bakınca, yaşananlardan İslam’ı mesul tutmak bence haksızlık. Eğer ortada İslam’la ilişkili bir kriz varsa, o kriz, olsa olsa, “İslam’ın popülasyon krizi”dir. Yani ortada Müslüman kalmamış olmasından gayrı, İslam’la ilişkilendirilebilecek bir kriz yok.