Hititlerden Kalan

Tanıl Bora, Birikim dergisinin Ekim sayısında, Kemal Tahir’in Yediçınar Yaylası üçlemesindeki köylü tasvirlerinden yola çıkarak, günümüzün popülizm tartışmalarına katkı yapmaya teşebbüs etmiş. Hoş işler bunlar. Sevdim. Bir derde derman ararken eski sandıklardan güzel şeyleri çıkarmayı severim bir defa. Kemal Tahir’i severim ayrıyeten.

De…

20. Yüzyılın başlarında Anadolu’da —güya teknik yardım amacıyla ama muhtemelen Almanya istihbaratı için— incelemelerde bulunan bir Alman mühendis, “Anadolu’da…” diye yazmıştı, “…köylülerin hayatı ve kullandıkları teknolojiler, Hititlerden beri değişmemiş gibi görünüyor.” Abartmış mı? Zannetmem. Ben kendi hesabıma, iki öküz tarafından çekilen ve altına çakıl taşları sabitlenmiş bir ağaç levhayla toprak sürdüm. 1960’ların ortaları olmalı. (Bugün hâlâ arkasından gözyaşı dökülen Köy Enstitülerinde Yunan Klasikleri okutularak devrim yapma teşebbüsleri akamete uğradıktan sonra yani.) Anadolu’nun oldukça batısında, Afyon Emirdağ’ın bir köyünde. Daha mühimi, bir muhacir köyünde.

Şimdi dönüp istatistiklere bakmaya üşeniyorum, ufak tefek hata paylarını göze alarak söyleyecek olursak, Alman mühendis Anadolu’da gözlemler yaptığında, Türkiye nüfusunun yüzde yetmiş kadarı öyle yaşıyordu. Benim öküz dehlediğim yıllarda da yüzde altmış civarına gerilemişti bu oran, olsa olsa. Kemal devri bitmiş, İsmet devri bitmiş, Menderes devri bitmişti. Evet, Menderes’le birlikte köylü traktörle tanışmıştı ama pek azı… Anadolu’da üretim teknolojileri ve dolayısıyla da üretim ilişkileri, ta Hititlerden beri aynıydı. Kemal Tahir Yediçınar Yaylası üçlemesinin ilk iki kitabını o dönemde yazmıştı.

Ne alakası var?

Şu alakası var ki, Kemal Tahir’in anlattığı köylülerden, bugün dandik bir üniversiteden de olsa diploma almış, babasının çevirdiği şehir kıyısındaki arsaya dört katlı bir bina diktirip “şehirli” olmuş üçüncü kuşak torunlarının sergilediği davranışları bekleyemezsiniz. Ve bu üçüncü kuşak torunların tutum ve tercihlerini de dedelerinin refleksleriyle açıklayamazsınız. Türkiye’nin “maddi şartları”, son elli yılda, önceki dört bin yılda değişmediği kadar değişti desem, yaşanan anaforun dehşet vericiliğini ifade etmiş olamıyorum. Benim ifade eksikliğimi telafi etmek size düşüyor.

Tanıl Bora ve Kemal Tahir ile işimiz bitmedi ama bir de Engels’e kulak verelim. İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nda, bir işçi semtine uğramadan, hatta bir işçiyle karşılaşmadan Manchester’da yıllarca yaşanabileceğini yazmıştı. Öyleydi, çünkü işçiler ile orta sınıfın yaşadığı bölgeler birbirinden kesin sınırlarla ayrılmıştı. Bu sınırları aşmaya cesaret eden, her iki tarafı da “bilen” biri, mesela Engels, aradaki farkın büyüklüğüne bakarak, halin sürdürülemez olduğunu şıp diye anlardı/anlamıştı.

İyi de…

Engels’in bunları yazıp durduğu dönemde de, hâlâ, köylerinden kopan insanlar, görenin içini sızlatan şartlara “koşa koşa” geliyorlardı. Zorları neydi? Muhtemelen binlerce yıldır “değişmeyen” köy hayatı, Manchester’daki “acıklı” şartlardan daha elverişsizdi. Üstelik sadece iktisadi açıdan değil, esasen sosyal olarak. Ama tahmin edebiliriz ki, büyük salgınlarla nüfusu hanidir kırılmayan köylerde kalsalar, açlıktan öleceklerdi. Yani, Engels’in canını yakan şartlar, köydeki şartlardan “daha iyi” idi.

İyi ama… O halde Engels’in içi neden kıyılıyordu? Çünkü bir gün daha karnını doyursa kendisini şanslı sayacak olanları, geldikleri köylerde kalanlarla değil, Manchester’ın “öteki mahalleleri” ile kıyaslıyordu. O öteki mahalleler ise… Tahmin edebileceğiniz gibi, çok varlıklı bir kesim tarafından işgal edilmişti.

Burada vurgulamak gerekiyor ki, tarihte bir “arıza” olan, daha önceki eğilimlere bakarak tahmin edilemez olan, o “öteki mahalleler” idi. Makine bir üretim faktörü olarak devreye girince… Makinenin “sahibi” olan, makinenin üretimdeki hissesine el koyuyordu. Böylelikle de insanlık tarihinde benzeri hiç olmamış bir zenginlik sebebi, benzeri hiç görülmemiş hızda bir zenginliğin temerküzüne yol açmıştı.

Meselemiz bu değil. Meselemiz, bu işin neredeyse göz açıp kapayana kadar kısa süre içinde, olağanüstü bir hızla gerçekleşmesi. Netice malum, bir kapitalist sınıfı oldu insanlığın, bir işçi sınıfı, bir Marks ve Engels’i ve birçok başka şeyi. (Marks okumuşsa eğer, okuduklarından aklında “ama olmaz ki, bu sürdürülemez, işçilerimizi sevelim”den başka hiçbir şey kalmamış, maddi gerçekliğin değişmesinin ne gibi neticeleri olabileceğine zerre kadar kafa yormayan, tarihi maddi gerçekliği değiştirmeden değiştirmeye soyunan, iyiliği ve doğruluğu kendi tekeline almaya çalışan bir tuhaf “zümre” de bizim hissemize düştü, unutmak olmaz.)

Marks’ın ve Engels’in “sürdürülemez” dediği şartlar, sürdü. Çünkü “öteki mahalleleri” basıp zenginliği yağmalaması gerektiği düşünülen kesimler, Marks okumadıkları halde, Marks’ın teorisine uygun davrandılar. Mümkün olanların arasından tercih yapmayı sürdürdüler. Monica Belluci’yi seyredip ona hayran oldularsa da, komşu kızlarının arasından biriyle evlendiler. “Mevcut iyi”yi “muhayyel en iyi”ye tercih ettiler. Maddi şartları iyileştikçe, köylerden yenileri geldi. Filan.

Türkiye’de son elli yılda yaşananlar, hızı ve büyüklüğü açısından bakılırsa, 18. Yüzyıl başlarında Britanya’da yaşananları aratmaz, buna işaret etmek istiyorum. Şurada bir kitap okuyorum, burada bir söyleşi dinliyorum, orada bir dergiden bir şeyler okumaya çalışıyorum, hepsi de kendisine “solcu” diyen, her biri solcu olduğuna göre iyi ve doğru olduğuna iman etmiş, kötülerin taarruzu altında —ve işçiler o kötülere destek verip dururken, büyük bir sadakat ve fedakârlıkla— yine de cici işçilerimiz için sızlanan birileri çıkıp duruyor karşıma. Hepsi bugünleri ve bugünlerde beni mi buldu, yoksa sevgili solcularımız problemlerimizin içinden çıkamadıkları için eski güzel günlere mi döndüler, bilemedim. Ama bıkkınlık geldi, diyeyim yani.

Bakın tekrarlıyorum: Türkiye’nin maddi şartları, son elli yılda, ondan önceki dört bin yılda değiştiğinden daha çok değişti. Bundan dört bin yıl önce Anadolu nüfusunun muhtemelen yüzde yetmiş kadarı köylüydü, nalbantlık, bakırcılık, inşaat ustalığı ve benzeri zanaatlarla iştigal edenlerin oranı da, ulemanın oranı da, bürokratın oranı da, bey sülalelerinin oranı da, 1940’takine çok yakındı muhtemelen. Bugün? Tarımdan geçinen nüfus dörtte birin altında. O nüfusun kullandığı teknoloji baş döndürücü bir hızla değişmiş. Köyden göçmüş olanlar zaten… Almış başını gitmiş, 1940’larda hayal edilemeyecek manasızlıktaki işlerle uğraşıyor. Yani siz.

İyi de, tamam Türkiye’de böyle oluyor ama ABD’de?

Orada da durum çok farklı değil/miş. Hani şu itin şeyine sokup çıkarılan neoliberalizm var ya, aha o dönemde, “dünyanın hemen her yerinde”, muazzam ölçekte bir “sebepsiz zenginleşme” yaratıldı. 1970’lerin ikinci yarısından bu yana geçen kırk yıldan söz ediyorum. Daha önce defalarca işaret ettim, Toffler —ana teması “insanın biyolojisi bu değişim hızını kaldırmaz” olan— Future Shock’u yazdığında, yıl 1970 idi. Şimdi herhangi birimiz 1970’e dönsek, sudan çıkmış balığa döneriz. İnsanlık tarihinin en baş döndürücü değişimi şu son kırk-elli yılda yaşandı.

Bu dönemde herkes, hemen herkes, daha önce hayal bile edemeyeceği hızla zenginleşti. Ama Engels’in Manchester’ı gibi bugünün dünyasında da zenginlik eşit üleşilmedi. Ne coğrafi olarak ve ne de sınıfsal olarak… Dolayısıyla sosyal fay hatlarında biriken enerji aşırı ölçüde büyüdü. “Ah cici işçilerimiz” filanlarla telafi edilemeyecek bir enerji birikiminden söz ediyorum.

Engels’in Manchester’ındaki işçiler, Marks’ın ve Engels’in tahminlerinin —ve muhtemelen temennilerinin— aksine, öteki mahalleleri basıp yağmalamaya teşebbüs etmediler. Eğer sistemi muhafaza ederlerse bir gün kendilerinin de benzer şartlara sahip olacağını varsaydıklarını düşünmek için bir sebep yok, bugün bile öyle bir varsayıma sahip değiller. Neydi onları tutan? Manchester geldikleri köylerden çok daha “karmaşık” bir düzene sahipti ve kendilerinde o düzeni “işletecek” kabiliyetler yoktu. Eğer öteki mahalleyi yağmalarlarsa… Oynamazlarsa oyun bozulacaktı.

Bugün?

ABD’de de, tıpkı Türkiye’de ve dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, sağ —ve sığ— popülizmle baştan çıkmış yığınların eğitim seviyeleri “öteki mahalle”dekinden düşük ama fark 1840’ların İngiltere’sindekinden çok daha düşük. Evet, yükseköğretim görmüş olanların arasında AKP sonuncu ama hatırı sayılır bir oranda yükseköğretim mezunu da AKP’ye oy veriyor. Bu bir. İkincisi, iki mahalle arasındaki gelir seviyesi farkı da eskisinden çok düşük. Evet, düşük gelirliler arasında AKP daha yüksek oy alıyor ama yüksek gelirlilerden de ciddi bir pay alıyor.

Bu farklar azaldıkça, bu farklar azalıyorken bugün yaşadığımız kıyıcı öfkenin zuhur etmesinin “başka” bir açıklamasını bulmalıyız. Bu farklar açılıyor olsaydı, diploma ve gelir kıt olduğu “için” birileri nemalanamıyor olsaydı, o vakit açıklamak o kadar da zor değildi. Şimdi, “bildiğimiz faktörlerle açıklanamaz” olan bir musibetle karşı karşıyayız.

Dahası var. Bugün yükselen sağ popülizm dalgasının üzerinde sörf yapan yığınlar, 1840’ların Manchester işçilerinden farklı olarak, “yağma” telaşındalar. “Ne var ki, bizim de diplomamız var, biz de biliyoruz, biz de sistemi işletebilir ve nemasını kendi aramızda üleşebiliriz” diye düşünüyor olsalar, makul görülebilir. Her ne kadar öyle becerileri olmadığını ispatlamış olsalar da, kendilerinin bu beceri eksikliğinden bihaber olmaları anlaşılır bir şey. Ama —göründüğü kadarıyla— öyle bir meseleleri yok.

Öyle görünüyor ki, ya sistemin “kendi kendine” işlediğini, şehirlileri aradan çıkarsalar bile işleyeceğini “zannediyorlar” veya kendilerine de kısa sürede olağanüstü bir zenginlik sağlamış olan sistemin işleyip işlememesi umurlarında değil. Kendilerinin “de” kaybedecek olması umurlarında değil, yeter ki “öteki mahalle” daha da çok kaybetsin. Bu, çok yeni bir şey. En azından modern çağda rastlanmamış bir şey.

İnsanlık tarihinde maddi şartların benzersiz bir hızla değiştiği bir dönemin hemen ardından, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir sosyal çatlakla karşı karşıyayız —sadece ölçek olarak benzeri görülmemiş değil, muhteva olarak da benzeri görülmemiş. Latife Tekin İzmit’te cici işçilerinin haline bakıp kırk yıl önceki hayıflanmalarının yeni versiyonlarını üretebilir ama o cici işçiler, ellerinde akıllı telefonlarıyla, patronlarıyla selfie çektirmeye çalışıyorlar.

Başa döneyim. Kemal Tahir’in anlattığı Anadolu köylüsünün bile, bambaşka maddi şartlara üç nesil maruz kaldıktan sonra, “aynı” köylü olduğunu varsayamayız. Ama esas mesele, köylü nüfusun ciddi ölçüde daralmış olması. Her dört kişiden üçünün köyde yaşadığı bir toplumdan değil, birinin köyde yaşadığı bir toplumdan söz ediyoruz.

Dünyada ve Türkiye’de yoksulluk var mı? El hak, var. Ama bu yoksulluk, mahiyet itibariyle, ne bizim yaşadığımız yoksulluğu andırıyor ve ne de bildiğimiz yoksulluğu. “Başka” bir şeyle karşı karşıyayız, anlamak neden bu kadar müşkül?

Eğer Türkiye hakkında yabancı istihbarat merkezlerine rapor yazacak olsaydım, “Türkiye’nin entelijansiyası —Hititlerden kalan değilse de— 1930’lardan kalan enstrümanlarla iş tutuyor” derdim. “Türkiye için kafa yormaya değmez, kendi kendilerinin hakkından gelecekler.”