Güneşler, Ayları ve Siz

Aydınlanma aklına ilham olan Newton fiziği iyiydi. Platon’un dünya kavrayışı gibi iyi. Basit, evrensel, deterministik, çizgisel (sequential), lineer, sürekli (continuous) ve saire… Her ikisinin de belki bir tek kusuru var, âlem Newton fiziğinin ve Platonik kavrayışın ima ettiği gibi değil.

Newton’un çağdaşları, Newton’un fiziğinde ufak tefek düzeltmeler yaptılar. Onu rafine ederlerken, esasen, âlemin sırrının Newton tarafından çözülmüş olduğundan şüpheleri yoktu. Pascal Napolyon’a düzeltilmiş Newtoncu âlem modelini sunarken mesela, kendisinden son derece emin görünüyordu. Yakın geçmişe kadar da fizikçiler hep kendilerinden son derece emin göründüler. Newton’un yaptığını yıkıp yerine yenisini yaparken ve o yaptıklarını yıkıp yenisini yaparken…

Bir vakittir işler değişik. Esasında 1990’larda Nobelli fizikçilerden biri, âlemin oluşunu evrim terimleriyle açıklayan bir kitap yazmıştı. Ama Leonard Susskind’in Kozmik Manzara’da özetlediği sancılar bambaşka. Teferruatına —ömrümüz varsa— gireriz. Şimdilik şöyle söylemekte bir beis yok: Yakın geçmişe kadar Fizik okumak isteyen çocuklara “artık pek iş kalmadı, bahtınızı başka yerde arasanız” diyordu Fizik profesörleri. Şimdi, Susskind’in anlattığından anlaşıldığı kadarıyla, sayısız fizikçi lazım.

Fizikçiler bile anlamış görünüyor, âlem o kadar da basit değil.

Mesele Einstein’ın gündeme getirdiği türden bir görelilikten ibaret değil. Kuantum fiziğinin kapımıza getirip bıraktığı tesadüfilikten ibaret de değil. Gerçi kafamızı bulandıran parfümün esas kaynağı olan tünelleme, dolanıklık ve saire gibi hususlar da kuantum fiziği paketini açınca odaya yayıldı. Ama bugünün fiziğini ırgalayan esas husus, maddenin karmaşık ve evrimleşen bir örgütlenmeye sahip olması. Fiziğin odağı da maddenin kendisinden, onun örgütlenmesine kayıyor yani. Bir vakit sonra “yahu madde diye bir şey yokmuş, sadece örgütlenme varmış” noktasına gelinse şaşırmayacağız yani.

Âlem evrimleşiyor. Bizim âlem hakkındaki bilgimiz, âlemin evrimleşme hızından çok daha büyük bir hızla değişiyor. Ve biz, dünyanın kıyısında bir kavramsal adanın sakinleri olarak, Kartal’da çöken binanın altında kalanlar için ne hissedeceğimizden patlıcanın fiyatının ne olması gerektiğine kadar her şeyi kendisine sormamız gereken, âlemi “ben ve başka herkes” diye aşırı ölçüde sadeleştirmekten başka bir şey bilmeyen bir zavallının insafına kalmış haldeyiz. Şimdilik gerçi “ben ve başka herkes” noktasına gelmiş değil gibiyiz, “benimle birlikte bana itaat edenler ve karşıda da itirazı olanlar, yani hainler” noktasındayız. Ama Süleyman bile biliyordur, onun da hainler tarafına sürülmesine mani bir şey yok. HDP’li vekilleri yürütürse mi kızacak Reis, yürütmezse mi? Kılıçdaroğlu’na SSK’yı hatırlatırsa acaba rol çalmış gibi mi görünecek, yoksa “aferin” mi alacak? “Reis’in dili” olmak iyi bir şey ama “bu da kendisine oynuyor” diye hissederse Reis?

Meselemiz şahıslar değil yani, âlemin dokusuna aykırı, dünyanın gittiği istikametin tersine bir istikamette yol alıp duruyoruz. 1982’de Evren ve Aldıkaçtı’sı tuhaf Anayasalarını yapıp memlekete kazıkladıklarında başlamış ve beyaz çocukların çok hoşuna gittiği için —mezkûr Anayasanın her bir şeyine itiraz ettiklerinde bile— hiç şikâyetçi olmadıkları bir süreçten söz ediyorum. Şöyle her yere yeterince büyük güneşler yerleştireceksin, kalan her şey onların yörüngesinde dönecek, teferruatla uğraşmak zorunda kalmadan… Bildiğimiz aritmetikle… İşleri yürüteceğiz.

***

CHP’nin başında da bir güneş var, malumunuz. Siverek’te şöyle bir gezegeni, Bodrum’da böyle bir gezegeni olsun istiyor. O gezegenlerin her birinin de kendi ayları olacak. Herkes haddini bilecek, tabi olduğu kütlenin etrafında dönüp duracak. Siz de öyle parazit yapmaya kalkmayacaksınız, ne demekmiş “sandığa gitmem” filan!

Memleket yangın yeri. CHP Salıdan Salıya bir şeyler söylüyor, vazifesini ikmal etmiş oluyor. Ama seçim kazanılacağı düşünülen yerlerde aday belirlemeye gelince bir cevvaliyet, sormayın. Kavgalar, sabahlara kadar çalışmalar… Partinin enerjisi varmış, bu sayede öğreniyoruz.

Meselemiz şahıslar değil. Mezkûr koltukların herhangi birine sizi oturtsam, haftaya kalmaz, şikâyet ettiğiniz insanlar gibi davranırsınız. Türkiye’nin bir örgütlenme sıkıntısı vardı. Hayatın dokusuna ve ritmine aykırı bir merkezileşme problemi… Merkezileşme, kendisinin yol açtığı problemleri bahane gösterip daha sade, daha merkezi bir örgütlenme anlayışını davet etti.

Nereye kadar gidecek bu hal?

Kamyon devrilene kadar.