Gazete, Soğan, Dolar ve Saire

Eskiden, memleketin gazeteye biraz da olsa benzer bir şeyleri var iken, gazete dağıtım şirketlerinden birinin Eskişehir’deki sisteminin bilgisayarlaştırılması işini yapmıştım.

Neticede bir yığın farklı gazete ve dergi var. Şehirde de bir yığın gazete dağıtım noktası —büfeler, bakkallar ve saire— var. Hangi noktaya hangi gazeteden ne kadar yollayacağınıza karar vereceksiniz. Eğer bir noktada A gazetesinin talebi diyelim 30 olacak ve siz 25 yollamışsanız, galip ihtimal, aradaki beş fark satış kaybı olacak, müşteri gidip başka bir noktaya sormayacak. Aynı noktaya 40 yollamışsanız, on tanesi geri dönecek. Ya başka noktalarda eksik kalacak, satış kaybı yaşanacak veya zaten fazla gazete talep etmişsiniz, lüzumsuz baskı ve taşıma maliyetlerine katlanmışsınız.

Mesele şu ki, farklı mahallelerde, hatta farklı noktalarda, farklı gazetelerin farklı talepleri var —hatta Pazartesi farklı, Perşembe farklı. Ve her bir noktada her bir gazete ve derginin talebi, yıllar süren tecrübeyle, yaklaşık olarak tahmin edilebiliyor/du. Bu tecrübeyi bilgisayara geçirmem ve sonrasında da, gerçekleşen veriyi işleyerek, mümkünse daha hassas tahminler yapmam isteniyordu.

Şimdi neden hatırladım bu hikâyeyi?

Her ürün için geçerli sözünü ettiğim hal. Her üreticinin, birbirini tamamlayan iki riski var: (a) Talep olduğu halde ürününü satış noktasına ulaştıramamış olması, yani satış kaybı, ve (b) satış noktasına ulaştırdığı ürünün satılamaması, envanter taşıma maliyeti.

Sizi, bir tüketici olarak neden ilgilendirsin bu hikâye? Eğer bir şeye —mesela bir gazeteye— ihtiyacınız olduğunda, gittiğiniz büfede onu bulamıyorsanız, ihtiyacınız karşılanmamış olur. Yok, eğer aynı büfede ihtiyaçtan, satılabilir olandan çok daha fazla ürün olursa, o ürünün oraya lüzumsuz yere ulaştırılmış olmasının, icabında tüketilemeyip raf ömrünü doldurması yüzünden imha edilmesinin ve sairenin maliyeti ürün fiyatına yedirilir. Dolayısıyla da ürünü tüketen tüketiciler öder, ürünün doğru dağıtılamıyor olmasının yol açtığı ekstra maliyeti. Yani siz.

Dağıtım uzmanlık ve bilgi (information) gerektiren bir iştir ve ürünün fiyatı içinde ya o uzmanlığın maliyeti veya uzmanlık eksikliği yüzünden oluşan manasız maliyetler de yer alır. İkinciler, genellikle ilkinden çok daha yüksektir.

Yani?

“Ama tarlada şu kadar” filan gibi zırvalıkların manası yok. Gidin tarladan alın öyleyse. Gidemiyor musunuz? Tarla uzak mı? Eh, o ürün tarladan size gelmek için de aynı uzak yolu alıyor. Ve sadece tarladan toplama, yükleme, taşıma (taşıyan aracın akaryakıtı, personel giderleri, otoyol ücreti, köprü ücreti, aracın amortismanı ve saire), indirme, istifleme, tasnif ve sair işlerin maliyeti eklenmiyor o ürünün fiyatına. Satış noktasındaki ücretler, rafta kalacak olan firenin ederi, raflarda bekleme sürecinde oluşacak stok maliyetleri ve saire bir yığın bileşeni var, dağıtım uzmanlığının yanı sıra…

Aracıları ve aracılığı meşrulaştırmak filan gibi bir derdim yok —zaten meşrular. Bir defa daha, basit aritmetik bilgisiyle, marketteki fiyattan tarladaki fiyatı çıkarma marifetiyle dünyaya nizam verme teşebbüslerine itiraz etmeye çalışıyorum. Sen mazota, köprü ücretlerine, araç maliyetlerine (dolayısıyla amortismana) keyfince zam yapacaksın, sonra “ama tarlada şu kadar, aracılar zam yapmasın”.

***

Soğanı istifleyenler, sizin benim bilmediğim bir bilgiye sahipler. Soğan arzının ne kadar olduğunu, talebinin mevsimsel olarak nasıl değişeceğini filan biliyorlar / tahmin ediyorlar. Arzı zaman içinde düzgün dağılmayan ama talebi nispi olarak düzgün dağılan bir ürünü, stok maliyetlerini göze alarak, stokluyorlar. Hep öyle yapıldı, yeni bir şey değil. Her yerde öyle yapılıyor, Türkiye’ye has bir şey de değil. Ama asrın şeysi, dünya lideri, hep yapılan ve her yerde yapılan şeyden bile müteessir olacak kadar nazlı. Zabıtalar düşüyor peşlerine stokçuların, kapılar kırılıyor, örtüler indiriliyor ve… Suç malzemesi teşhir ediliyor. Asrın şeysinin teessürü, ondan dünya lideri imal etmeye çalışanlar vasıtasıyla ahaliye dağıtılıyor. Asrın şeysinde bir kıymet vehmedenler inanıyor. Ama siz de satın alıyorsunuz aynı hikâyeleri, itiraf edin —ne de olsa memlekette hemen herkes için istif, aracı, kâr gibi kelimeler, en hafif tabirle “olumsuz” çağrışımlara sahip.

Siz, diyelim bin ton soğan stoklayacaksınız ve peyderpey piyasaya süreceksiniz. Bu ne demek? Şu kadar parayı soğana yatıracaksınız ve bekleyeceksiniz demek. O parayı soğana yatırmak yerine dolara veya bankaya yatırdığınızda soğandan kazandığınızdan daha çok kazanacaksanız? Yok, parayı dolara veya bankaya yatırmazsınız. Ne yaparsınız? Soğan fiyatına yedirir, soğandan gelirinizi bankadan muhtemel gelirinize denklemeye çalışırsınız. Ne de olsa bildiğiniz iş soğan dağıtımı…

Yani?

Dolar alıp başını gidiyorsa, faiz alıp başını gidiyorsa… Soğanın fiyatı da artar. “Artmasın, artırma ulan” derseniz? Soğan dağıtıcısı işi bırakır. Soğan tarlada kalır, çürür. O dağıtıcının verdiği fiyatı bile bulamaz.

***

Ve…

“Ulan soğan arzı talebi karşılamıyor, fiyatlar artıyor, koltuğum riske giriyor, soğan ithal edeyim” derseniz? Üretici ertesi yıl soğan ekmez. Birkaç yıl sonra artık hiçbir şey ekmez. Her şeyin arzı düşer. Arzı düşen şeyin fiyatı artar. Fiyat artmasın diye ithal edersin. Böyle böyle cari açık büyür. Büyüyen cari açık, para muslukları kapanınca, sürdürülemez olur. Doların fiyatı fırlar.

Kimsenin sana komplo kurmasına lüzum yok. Her ahmaklığın bir bedeli olur. Tıpkı gazete dağıtımını işi bilmeyen birine verirseniz olacağı gibi, hiç hesapta olmayan maliyetler zuhur eder. O maliyetleri de birileri öder. Ahmağın birinden dünya şeysi imal etmeye kalkınca… Bütün millet öder.

Sonra “devletin bekası.”

Dünya anlaşılamayacak kadar karmaşık bir yer değil. Aritmetik bilgisiyle anlaşılamayacak ve bir tek akılla düzenlenemeyecek kadar karmaşık ama…