Difüzyon Hızı

Şükrü Hanioğlu, Sabah’taki köşesinde “veda” etmiş (https://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2018/12/02/veda). İtiraf etmek gerekir ki iyi dayandılar. Bu vesileyle, veda etmeden hemen önce yazdığı son iki yazıyı, Birinci Dünya Savaşının bitişinin yüzüncü yılı vesilesiyle yazdıklarını kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

Bu arada… Utandım. Abuk sabuk gündemlerin peşinde sürüklenip, Birinci Dünya Savaşının bitişinin yüzüncü yılını ıskalamak kabul edilebilir bir şey değil, utandım. Bu bir.

İkincisi… Hanioğlu sözünü ettiğim iki yazısında, belki de her şeyi daha iyi anlamamıza yardımcı olacak bir derde neşter atmak zorunda kalmış. Hani memleket karpuz gibi ortadan ikiye ayrılmış da, tarafların ikisi de canhıraş bir biçimde hayatta kalma savaşı veriyormuş da… Yok öyle iki taraf. Daha doğrusu, elbette iki taraf var da, ikisinin ortak paydası, aralarındaki farklardan daha büyük. Bu ortak paydanın mahiyetini ve genişliğini en iyi sergileyecek unsurlardan biri de, işte Hanioğlu’nun mevzu ettiği şey: “Birinci Dünya Savaşı’nı bizi parçalamak için çıkardılar, dünya bir bütün olarak üzerimize çullandı” zannı.

Hikâye.

İtiraf etmek gerekir ki, şık bir hikâye. Ama önünde sonunda hikâye işte. Dünyanın artık umursamadığı bir nesne haline gelmiş, kendisine tarihin o dönemdeki özneleri tarafından uygun görülen biçim çoktan verilmiş bir şeydi Osmanlı devleti. Hatta —Hanioğlu’nun da işaret ettiği gibi— tarihin özneleri, aralarında kapışmaya karar verdiklerinde, “ulan şu salaklar da ortaya atılıp işi iyice içinden çıkılmaz hale getirmeseler” temennisindeydiler. Hani mahallenin büyük abileri iki kampa ayrılmış maç yapmaya karar vermişler, her ikisi de “Ayşe teyzenin hasta oğlu da tantanayı duyup sokağa çıkmaya kalkar mı” diye endişe içindeler gibi… Sonra sen çıkıyorsun, “savaş bize karşı çıktı, yedi düvel bizi parçalamak için bir araya geldi” diye masal anlatıyorsun.

Bu hikâyeyi benimsememiş kimse var mı aranızda/etrafınızda? Zannetmem. Osmanlı’nın ardından ağıtlar yakanlardansanız, zaten hikâye can alıcı. Millicilerin tarafında iseniz, eh yapılan işin büyüklüğünü idrak etmek için çok “faideli”…

İmdi…

Ne bu hikâye ile ve ne de hatta genel bir “hikâyeleştirme/tarih uydurma/tarihi araçsallaşırma” tutumuyla bir alıp veremediğim yok. Toplum dediğiniz şeyin bir “fertler yığını” olmaktan çıkıp bir özne olabilmesi için bu tür hikâyeler elzem. Daha genelde, “siyaset” denen faaliyetin esas vazifesinin de bu tür “şifa sağlayıcı” ve “özneleştirici” hikâyeler üretmek ve fertleri o hikâyelere ikna etmek olduğunu düşünüyorum. Öyle bakınca hem Osmanlı —özellikle geç Osmanlı— ve hem de erken Cumhuriyet, siyaset üretmek hususunda bir hayli marifet sergilemişler, haklarını teslim etmek ve kendilerine şükran duymak zorundayız.

Ama…

Toplum katmanlarının arasında “yapıştırıcı” vazifesi gören şeylere devlet politikasına istikamet vermek için müracaat etmek ve/veya akademide makbul tarih teorisi olarak istihdam etmek… O başka bir seviye. Türkiye’nin derdi, toplumun “ulan biz öyle bir dev şeydik ki, ancak hepsi bir araya gelip koskoca bir dünya savaşı çıkararak ancak hakkımızdan geldiler” veya “biz, hepsi bir araya gelip, ahmak yöneticilerimizi de aldatıp bizi yıktıklarını zannettiklerinde de ayakta kalmayı başardık” gibi masallara itibar etmesi değil. Devlet denen aygıtın tepesindekilerin, sanki sahiden de öyle olmuş gibi etrafa ayar vermeye kalkması mesela. Üniversitede tarih derslerinde tarihin böyle anlatılması.

(“Doğru bir tanedir, her yerde de aynıdır” kafasındaki Aydınlanmacılara tuhaf geldiğini biliyorum söylediklerimin. Tuhaf bulmakla kalmadıklarını, bildikleri en biçimsiz sıfatları bana yakıştırdıklarını da… Dert değil. Tutumum, “ben doğrusunu biliyorum, halka ise başka şey lazım” gibilerden bir üsttencilik de değil. Şöyle söylemek belki daha uygun: Herkes biliyor kardeşim. Az veya çok biliyor. Ama işin doğrusu, en azından bazı durumlarda, kimsenin işine gelmiyor. Doğrusunu bilmekle üretemeyeceğimiz faydayı, kimi durumlarda, yalan olanına inanmakla üretebiliriz. Yalana doğruymuş gibi davranmazsak sabah yatağımızdan kalkmaya bahane bulamayacağız durumda… “İlle de doğru” diye diretmek marifet mi? Dünya öyle işlemiyor.)

Günümüzün dünyasını “ırgalıyor” olan dertler, bir yandan da, yapıştırıcı olarak işe yarayan şeylerin eriyip zehirleyici oldukları, zarar verdikleri dokulara sızmasından kaynaklanıyor. Şöyle ki, hemen herkesi “sözünü söyleyebilir” kılan ve mesela kullandığı hizmete not vermesini sağlayan, böylelikle herkesi “güçlendiren” sosyal medya, öte yandan da, “kendisine öğretilmiş tarih”i Şükrü Hanioğlu’na “öğretme/dayatma” densizliğine de yol açabiliyor.

Bu hususta daha önce dediğimin arkasındayım. Yani sosyal medyanın da, onu kullanma pratiklerimizin de henüz çok “ham” olduğunu, zamanla olgunlaşacağını, rafine olacağını tahmin ediyorum. Yani bir bebeğin yetersizliklerine bakıp onun yetişkin yaşlarda neleri yapamayacağına karar vermek ne kadar saçmaysa, mevcut hali bir “nihai hal” olarak görmek de o kadar saçma.

Ama…

Sosyal medya misalinin de gösterdiği gibi, klasik rol paylaşımı ciddi ölçüde aşındı. Sosyal kesimler arasındaki, kurumlar ile vatandaşlar arasındaki rol paylaşımlarından söz ediyorum. Öğrenciyi öğretmen karşısında, genci ailesi karşısında, seçmeni parti karşısında, okuru gazete karşısında “güçlendirdiğiniz” zaman —ki o zaman bu zaman ve sosyal medya bu “güçlendirme” sürecinin enstrümanlarından “birisi”— öğretmenin, ailenin, partinin bildiğini bilmeyen ama kendisinin bilmediğini de bilmeyen “karar vericiler” zuhur ediyor. Kendisine bambaşka sebeplerle empoze edilmiş ve kendisini iyi hissetmesini sağlamış olan tarih bilgisinin “gerçek tarih” olduğunu zanneden özneler… O tarih bilgisini veya o tarih bilgisinden zuhur eden politik tercihi “hayata geçirmeye”, kararlara o bilgi ve tercihle müdahil olmaya kalkan özneler…

***

Hanioğlu, bence mutlaka okunması gereken iki yazısının ilkinde, “Charles Péguy 1913’te dünyanın son otuz yıllık zaman diliminde Hz. İsa’dan o güne kadar yaşananlardan fazla bir değişime uğradığını vurgulamıştı” diye hatırlatıyor. Benim daha önce defalarca dediğim ve iki gündür tekrarladığım, “son kırk yılda dünya Hititlerden bu yana değiştiğinden daha çok değişti” iddiama benzer bir iddia ve yüz yıl önce dile getirilmiş. Péguy haklıydı. Yanlış hatırlamıyorsam asansör bile o dönemin icadı. Elektrik hayata girmiş, şehirler aydınlatılmaya başlamış, metrolar akıl edilmiş ve gerçekleştirilmiş, telgrafla uzaklar yakın edilmiş, filan…

Ancak sözü edilen dönemde gerçekleşen olağanüstü değişimin —onun olağanüstülüğüne zarar vermese de— bir “sınırlılığı” var: Neredeyse sadece şehirlerde, şehirlileri etkileyen değişimlerden söz ediyoruz. En babayiğit yerlerde bile nüfusun yüzde altmışına, yetmişine hiç değmemiş değişimlerden. Üstelik şehirlilerin de küçük bir bölümüne “sahiden” değmiş. Yani mesela otomobil denen bir şey sokaklarda görülmeye başlamış ve şüphesiz son derece muazzam bir “değişim” ama şehirde yaşayanların arasında “ölmeden kendisinin de bir otomobil sahibi olacağı” ümidine sahip olabilecek nüfus, olsa olsa, binde bir. Kalan binde dokuz yüz doksan dokuzun bir bölümü “yanılmış” ve hiç ümit etmediği halde sonradan otomobil sahibi olmuş olabilir ama bahse konu olan dönemde otomobil ile yegâne ilişkilerinin bir otomobil tarafından ezilmemek olduğunu emniyetle tahmin edebiliriz.

Şu son kırk yılı benzersiz kılan ise, Péguy’un gözünü kamaştıran hemen her şeyin toplumun neredeyse bütün katmanlarına yayılmış olmasından “fazla” bir şey. Sadece o dönemde ortaya çıkan değil, bugün ortaya çıkan hemen her şeyin toplumun bütün katmanlarına difüzyonu da, neredeyse “anında” gerçekleşiyor. Bir nesil, iki nesil, İnternet’i sindirip, sonra… Öyle olmadı/olmuyor. Aynı insanlar olarak, evimize telefon bağlatmayı beceremediğimiz bir dönemden cep telefonlarına geçtik ve 1990’ların ikinci yarısında sahip olduğumuz telefon cihazlarını, o cihazlar yeni fonksiyonlar üstlenip durduğundan, defalarca değiştirmek durumunda kaldık.

Bunlar, bir açıdan bakınca, son derece iyi şeyler. Memleketimin ve dünyanın “solcu”larının sevinmesi gereken şeyler. Kibirli ve mağrur zenginlerin sokaklarda otomobillerinin antika kornalarıyla “vonk, vonk” diye yoksul yayaları taciz ettiği dönemin onlarca yıl sürmesi gibi, cep telefonlarının belirli bir sınıfın tekelinde kalması da onlarca yıl sürebilirdi. Sürmedi. “Ama orada hâlâ yoksullar var” diye başımızın etini yemenin manası yok, evet İnternet’e erişemeyen, cep telefonu olmayan bir yığın kişi var. Ama insanlık tarihinde ilk defa olmak üzere, yeni teknolojilerin bütün katmanlara difüzyonu bu kadar hızla gerçekleşiyor. Yeni ve… Esas mühimi, son derece “devrimci” teknolojilerin…

Ama işte, bu “alışılmadık” difüzyon hızının yol açtığı sıkıntılar var. Aydınlanmacı akla kalsa, önce herkese İnternet ve sosyal medya kullanımı eğitimi verip, sonra yeterliliğini ispatlayanın erişimi için ehliyet vermek —ehliyeti olmayanın sosyal medyaya erişimini engellemek— filan gibi nadide çözümler üretebilirlerdi. Öyle olmadı ve iyi ki de olmadı. (Eğer böyle “şahane” çözümler teklif edenler vardıysa da, sesleri kimsenin kulağına erişmedi, Aydınlanma aklının artık müzelik olduğuna delil olarak değerlendirebilirsiniz.) Ama özünde iyi olsa da, “her önüne gelenin sosyal medyaya erişebiliyor olması” halinin ortaya bir takım sıkıntılar çıkarmamasını beklemek de safdilce…

Dolayısıyla ne olmuş oldu?

Eskiden futbol teknik direktörleri vardı. Futbolcular vardı. Futbol yorumcuları vardı. Ve bir de futbol izleyicileri vardı. “Bu teknik direktör bu işi bilmiyor, şöyle yapması lazım” diye geçiyordu ise izleyicilerin birinin aklından, bunu ancak en yakınındaki kişilere, kahvehanede söyleyebiliyordu. Genellikle biri öyle üst perdeden konuşabiliyorsa, diğerlerini susturuyordu. Yani her kahvehanede bir veya en çok iki “uzman seyirci” vardı, dediklerinin manalı olup olmadığını test edemeyeceğimiz. Yeni teknolojiler barajı yıktı. Herkes konuşabiliyor. Ciddi ciddi kadrolar kuruyor. Dedikleri test edilmediği/edilemediği için, hep haklı çıkıyor/çıkabiliyor.

Ve…

Dün sesi çıkmazken bugün sesi çıkabilir olanlar, artık dedikleri yapılsın istiyorlar. Onlara “emrin olur” diyenler de dünyanın hemen her yerinde siyasi gücü devşiriyor, onları daha da elektriklendiriyorlar. İşin burası siyasetin problemi. Ama sosyolojik açıdan bakarsak, meseleyi daha da derinleştiren şeylerin başında, sadece teknolojinin değil diploma ve paranın da olağanüstü difüzyonu geliyor. Dünyada son kırk yılda en beklenmedik biçimde artan şeylerin başında diploma geliyor. Paranın paylaşımı konusundaysa… En tepedeki binde bir ile onun altındaki yüzde üç arasındaki fark, yüzde üç ile yüzde seksen arasındaki farktan büyük artık. Değerleri kaba tahminler olarak söylüyorum. Demek istediğim, imtiyazlı kesimin iyice daralıp, en tepede büzüştüğü, buna mukabil o çok dar imtiyazlı kesimin hemen altındakiler ile yığınların arasındaki farkın daraldığı… Beşiktaş ile Ümraniye arasında, ne diploma açısından ve ne de gelir açısından, asrın şeysinin ima ettiği fark yok. Beşiktaş ile Çorum merkez arasında da… Kırk yıl önceki farkı düşünün ve mevcut durumu onunla mukayese edin.

Ama Beşiktaş ile Ümraniye veya Çorum merkez arasında hâlâ bir fark var. Toplumun “özne”leri Beşiktaş’ta çok daha yoğun. Sinemacılar, tiyatrocular, profesörler, muhtelif sektörlerdeki yöneticiler, yüksek bürokratlar ve saire… Diplomayı ve parayı ele geçirmiş, bu anlamda farkı kapatmış, Birinci Dünya Savaşının da bize karşı kotarılmış olduğunu düşünen Ümraniyeliler ve Çorumlular, işte ele geçiremedikleri bu şeyi, özne olma, karar verici olma imtiyazını da ele geçirmek istiyorlar. Kıyamet bu sahada kopuyor.

Kıyametin nerede koptuğunu idrak etmeden, toplumun en altında kalmış yüzde 3-4’üne bakıp, “kaynak transferi marifetiyle” problemin çözülebileceğini zannetmek, bence fahiş bir hata. Dünyayı ırgalayanlar o yüzde 3-4 değil, onların üzerindeki yüzde 30-40.

***

Çok uzadı ama söylemezsem eksik kalacak. Péguy’un işaret ettiği hızlı dönüşümün ardından savaş geldi.

Esasında 19. Yüzyılın ikinci yarısındaki parlak yıllarda da, şimdi olduğu gibi, hayatın farklı sektörlerinde farklı dinamikler, farklı viteslere yol açmış, gerilimler aşırı yükselmişti. Mesele Almanya ile Fransa arasındaki gerilimden ibaret değildi yani, Fransa’nın ve Almanya’nın “içindeki” gerilimler de ciddi ölçüde yükselmiş, siyasetin esnekliklerini ortadan kaldırmış, manevra kabiliyetini kaybeden sistemler savaşa sürüklenmişlerdi. Genel olarak öyle olur. Bu defa olmazsa, insanlığın büyük başarısı olacak. Belki de bugüne kadarki en büyük başarısı…