Cumhuriyet’te Yangın

Cumhuriyet gazetesinde yangın çıkmış —yok gerçek bir yangından söz etmiyorum, mecazi manada (https://odatv.com/kusmami-ve-ogurmemi-durduramiyorum-29111807.html). Yangına yol açan kıvılcım, Bartu Soral adında bir köşe yazarının iki yazısından kaynaklanmış. Allah, Allah! Kimmiş ki bu, hiç duymamışım. Googlellayınca, önce “artistik” fotoğraflarıyla karşılıyor sizi Bartu bey. Hani “adamı tanımasanız da olur, ben size icap edeni söylerim” türünden fotoğraflardan, şöyle kollarını göğsünde kavuşturmuş, size “ölçülü” bir mesafeden “yukarıdan” bakan fotoğraflardan bir fotoğrafla…

Sonra biyografisini okudum. Yükseköğrenimini Kanada’da yapmış. Hmm. Kanada demek ki. Neden? Memleketin okullarının suyu mu çıkmış? Neyse geçelim, iş hayatına gelelim. Polat Holding neyse ne de, Koç Holding. Hmm. Konumuz da enteresan, finansal piyasalar. Hmm. Şu mezkûr fotoğrafla da birleştirirsek… Kimin projesi olduğu hakkında…

Şaşırdınız mı? Şaşırmış olmalısınız. Bana “yakıştıramamış” olmalısınız bu akıl yürütmeleri, imaları. Aksi halde kırılırım, gücenirim bak.

Ama benzer şeyi Soner Yalçın yaptığında, yakışıyor kerataya. Yakışıyor değil mi, itiraf edin. Bana kalırsa Bartu Soral nam zata da “yakışmış”. Eh, biraz kaba saba, biraz ham ama onu da gençliğine verip görmezden gelebiliriz. İncelecek zamanla.

Dolayısıyla, bana izaha muhtaç görünen şey, Bartu Soral ismiyle yazılan iki yazı değil. Cumhuriyet’te bu yazıların yayınlanmasında izaha muhtaç bir şey göremiyorum. Ama arkasından koparılan gürültü, Zeynep Oral’ın midesindeki hassasiyet filan… Onlar izaha muhtaç.

Apaçık söylemek gerekiyor, hiçbir değer yargısı iliştirmeden söylüyorum söylediklerimi. Hiçbir ima, bir kinaye filan yok. Bartu Soral, kıvılcımı çıkaran yazılarında —iyi veya kötü, doğru veya yanlış demiyorum— son derece “beklendik” şeyler yazmış. O fotoğraftan, Cumhuriyet’ten beklenebilecek şeyler. Tuhaf olan, yazısının sonunda Mine Kırıkkanat’a temenna çakan Zeynep Oral’ın bu yazılar karşısındaki tutumu. Tuhaf, beklenmedik…

***

Kurt Vonnegut, bir romanın bir yerinde, herkesin geçmişteki bütün hallerinin de “görünür” olduğu insanlar tasavvur etmişti. Tam böyle miydi, hatırlamıyorum ama her birimiz solucanlar gibi görünüyorduk. Her “değiştiğimizde”, yeni bir boğum ekleniyordu bize ve eskileri de arkada uzanıp gidiyordu, gibi… Ondan ilhamla, her birimizin her nerelerde bulunduysak izlerini yüzümüzde taşıdığımızı varsayalım. Şu veya bu vesileyle bulunduğumuz yerlerde bize bulaşmış olması ihtimali olan virüslerin listesini veya…

Sokakta yürüyorsunuz ve karşıdan tanımadığınız biri geliyor. Yüzüne bakıyorsunuz ve… Adam HIV virüsü taşıyor olabilir, California’nın batakhanelerinde bulunmuş. Ebola taşıyor olabilir, Nijerya’da —veya her neresiyse orada— bulunmuş olabilir. Filan. Hayatınız nasıl değişirdi, tahayyül etmeye çalışın. İnsanlar gözünüze insan gibi görünmezlerdi, “bulaşıcı hastalık taşıyıcısı” olarak görünürlerdi.

Sabah aynada kendi yüzünüzde domuz gribi işareti gördüğünüzde… Şok. Ama nereden bulaşmış olabilir? Dün metroya bindiğinizde? Olabilir mi? Olsa olsa öyledir. Mutlaka sizin tutunduğunuz kolu sizden önce tutan herif domuz gribiydi. Öyle miydi? Belki de değildi, sadece domuz gribinin yaygın olduğu tarihlerde, oralarda gezinmişti. Zaten sizde de işaret var ama siz domuz gribi değilsiniz. Emaresi yok. Semptomları yok.

Filan…

Anlatın anlatabilirseniz.

***

Sait Faik’in Dört Zait adlı bir hikâyesi var, bilen bilir —ve unutmaz— bilmeyene anlatılamaz —okuması lazım (https://www.youtube.com/watch?v=cIt5Mi-f57Y adresinden dinleyebilir de). Sanki benim bugün burada demek istediklerimi diyebilmem için yazılmış gibi duruyor. Bir yandan insan denen şeyin ne kadar karmaşık bir şey olduğunu hissetmeniz için bir oradan, bir buradan vurup duruyor ve sonra, aniden, adamın birinin dört artı işareti ile “işaretlendiğine” şahit oluyorsunuz.

Bartu Soral demiş ki mealen, “kardeşim ben öyle karmaşıklıklara gelmem, gelemem, kan tahlillerinizi getirin, hakkınızdaki hükmümü vereyim.” Demiş. Çünkü insan denen şey onu hiç alakadar etmiyor. Etmediğini de açıktan ve önceden ilan etmiş. Yüzünüzdeki işaretler nerelerde bulunduğunuz, kan tahlilleriniz… Onlar mühim. Çünkü siz, herkes gibi, bir insan olarak değil, bir “fikir taşıyıcısı” olarak bir mana taşıyorsunuz. Hangi fikri taşıdığınızı gezip dolaştığınız yerlerden, kimlerle temas ettiğinizden, kan tahlillerinizden, kafatası ölçümlerinizden, nümeroloji yardımıyla, burcunuzdan, yükseleninizden, şuradan buradan tespit ve teşhis edecek, sonra da nereye ait olduğunuz, nereye ait olmadığınız hakkındaki hükmümüzü vereceğiz. Nokta.

Bayıldım ben bu tavra. Artık hayatım boyunca “acaba Bartu Soral bu hususta ne demiş” demek gibi bir problemim kalmadı. Esasen daha genç yaşlarımdaki halim olsaydı, Ertuğrul Özkök Hürriyet’i bir sirke çevirirken ona itiraz etmiş biri olarak da Bartu Soral’ın “şimdiki tutumu”nu onaylamam gerekirdi. Ama şimdi yaşlanmış, demlenmiş biri olarak, “benden sana yar olmaz” diyen, bunu apaçık diyen herkese minnet duyuyorum. Zaman tasarrufu sağlıyorlar.

***

Ne olmuş oldu? Bartu Soral ile aramızdaki müthiş benzerliği keşfetmiş olduk. O “eğer tahlil raporunda dört zait varsa bize gelme” demiş oldu, ben de “eğer insanları ‘fikir taşıyıcıları’ olarak görüyorsan benden uzak dur” demiş oldum. Bunu derken de insanları “fikir taşıyıcıları” olarak gördüğümü beyan etmiş oldum.

Yine de bir nüans var, size de yeterince önemli görünür mü bilmem. Ben “insanları insan olarak değil de ‘fikir taşıyıcıları’ olarak görme fikri”ne karşıyım. Bu fikrin bu topraklardaki müelliflerinin ve propagandistlerinin gazetesi olan Cumhuriyet’te kopan kıyamete bu yüzden şaşırdım —ve bu hal, bence, ayrıca konuşulmayı hak ediyor ama bugün değil.

Bir nüans daha var, belki o daha mühim. Ben, kendi çevremi Bartu Soral gibilerinden sterilize etmeye meyyal olsam da, dünyayı sterilize etmeye hiç heves etmedim. Yani herkesin yaşadıkları, taşıdıkları suratlarındaki işaretlerden bilinebilir olsaydı, bundan rahatsızlık, huzursuzluk duyacaktı değilim. Hayallerimin arasında, şöyle tertemiz, her türlü dertten azade bir dünya hayali hiç olmadı. Aksine, yaralarını yüzlerinde taşıyan insanlar bana her daim cazip geldi.

Sterilizasyon, net bir biçimde, bir Aydınlanma hastalığıdır. “Hasta” toplumları, içindeki hastalıklı unsurları gidere gidere sağaltma hayalidir Aydınlanma. Ve her gün defalarca gördüğünüz gibi, yerlilik ve millilik şampiyonlarının “tamamı”, dibine kadar Aydınlanmacıdır. Aralarındaki “yegâne” mesele, tarafların hastalıklı gördükleri unsurlar farklı. Kimi şunun dışındakilerin temizlenmesi gerektiğini varsayarken, kimi bunun dışındakilerin temizlenmesi gerektiğini varsayıyor.

Bartu Soral, şimdilik Cumhuriyet gazetesini temizlemeye çalışıyor. Ama tahmin edebiliriz ki, eğer eline kudret geçerse, Türkiye’yi, dünyayı da temizlemeye çalışmakta hiçbir manasızlık görmeyecek. Hem Aydınlanmacı olacaksınız hem de kendinizi dünyayı temizlemekten azına razı edeceksiniz… Yakışıksız. Bartu Soral’ın yazdıkları kendisine “yakışmış”.