Cumhuriyet Hatırası

Sevan Nişanyan bir süredir, Anadolu tarihinin izini, titiz bir çabayla ve toponimi yardımıyla sürüyor. Son yaptığı özet (http://nisanyan1.blogspot.com/2018/10/ckan-dort-bolumun-ozeti.html), benim tamamen dayanaksız bir biçimde, “olsa olsa”larla geliştirdiğim kabullerin önemli bir bölümünü gözden geçirmem gerektiğini gösteriyor.

Kendimi suçlamayacağım, dayanaksız kabullerle iş görmek zorunda olmak benim tembelliğimden kaynaklanmıyor. “Resmi tarih”lerin birinden diğerine geçerken, Boğaz Köprüsünden geçerken yaşanan kadar bile müşkülatla karşılaşılmamış olmasından kaynaklanıyor. Herhalde dünyanın her yerinde “tarih” denen disiplin, muktedirlerin iktidarını meşrulaştırmakla iştigal etmiş uzun süre ama bu topraklarda, anlaşıldığı kadarıyla, asgari bir gerçeğe uygunluk, asgari bir tutarlılık kaygısı hissedilmemiş. Dolayısıyla, daha küçük yaşta hissediyorsunuz bir şeylerin aksadığını. Ama aksaklığı gidermenize yardımcı olacak kaynaklar da yok.

Bir 29 Ekim’i daha idrak ediyoruz ve görüyorsunuz işte, apaynı gün hakkında birbirine taban tabana zıt görüşler bir defa daha, olanca şiddetleriyle meydan gördü. Şunun şurasında 95 yıl önceki bir günden söz ediyoruz ve fakat… Sözü Yıldıray Oğur’a bırakayım (http://serbestiyet.com/yazarlar/yildiray-ogur/hic-bu-kadar-yakindan-tanimamistiniz-847662):

“80 yıl önce hayatını kaybetmiş, üzerine söylenmedik söz kalmamış, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının ilkokuldan üniversiteye kadar hayatını okuduğu bir liderin 57 yıllık kısa hikayesinin hala hiç bilinmeyen, heyecanla okunan tarafları olabilmesi aslında çok tuhaf.  

“Ama daha tuhafı bir ülkenin kurucusunun ömrü hayatında tuttuğu otuz iki not defterinden henüz ancak on ikisinin yayınlanmasına izin verilmiş olması, diğerlerinin arşivlerde kapalı kasalarda tutulması…”

Cumhuriyetin kısa tarihi boyunca, birbirini kötüleyip duran an az üç ana akım hüküm sürdü: (a) Kendilerine “devrimciler” diyen, hasımları tarafından en hafifinden Jakobenlikle itham edilen bir kesim, (b) ilk dönemi asr-ı saadet olarak görenler tarafından “karşıdevrim” olarak nitelenen dönemin muktedirleri, genel olarak “merkez-sağ” tabir edilen kesim ve nihayet (c) “merkez-sağ” denen kesimin tedbirliliğinden ve utangaçlığından zerre kadar nasibi olmayan “milliyetçi-muhafazakâr” kesim. Bahse konu olan üç kesimin Mustafa Kemal hakkındaki kanaatleri, yarı-peygamberlikten vatan hainliğine kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Ama işte, hiçbiri, onun arşivlerde kapalı tutulan yirmi not defterini bizim bilmemiz için parmağını oynatmadı/oynatmıyor. Nasıl onların hüküm sürdüğü üç dönemin herhangi birinde Türkiye üniversitelerinde Anadolu yer adları üzerinden Anadolu tarihinin incelenmesi için kimse kılını kıpırdatmadıysa…

***

Yine Nişanyan’a döneyim: Osmanlı devleti, 1453’ten ve hatta 1410’dan itibaren son derece rasyonel, acımasız bir sömürü düzeni kurdu. Kasabalar (ve belki bazı imtiyazlı köyler) İslam hukukunun çizdiği çerçevede nispeten özgürdü. Özel mülkiyet, miras, denetimli serbest ticaret normdu. Kırsal alan ise neredeyse tümüyle kamulaştırıldı. Yerliler serf statüsüne indirgendi. Raiyet/reaya sözcüğünü ‘serf’ olarak çevirmek doğrudur. Tıpkı Fransa serfleri, Prusya Leibeigne’leri ve Rus smerd’leri gibi, reaya toprağa zimmetliydi. Davar ve değirmenle beraber, miri mülkün üretim unsurlarından biriydi. Karın tokluğu karşılığında devlete (ve onun yerel temsilcilerine) artı değer üretmekle mükellefti.”

Hakçası, bahse konu olan dönemde Müslüman-Türk nüfusun Anadolu’da “azınlık” olduğunu tahminen varsayıyordum. Müslüman-Türk nüfus ile yerli nüfus arasında iktisadi statü açısından bir fark olduğu —ikili bir hukuk olduğu— zaten biliniyor. Ama bu farkın Nişanyan’ın tarif ettiği kadar keskin olabileceği hiç aklıma gelmemişti.

Neden gelmemişti?

Çünkü çok sonra geliştirilecek ve yaygınlaşacak bazı kavramlaştırmaların o dönemde de geçerli olduğunu, en azından o dönemde de o kavramların kökü sayılabilecek bazı kavramların yaygın olduğunu varsayıyormuşum. Yani? Mesela İstanbul’da mukim bir “muktedir zümre”nin iktidarının toplum tarafından sınırlanmış olması gerektiğini… Temel dayanağım da, dönemin teknolojisinin, özellikle de haberleşme ve ulaşım teknolojisinin seviyesinin, İstanbul’dan uzaklaştıkça gücün hissedilmesini güçleştireceği gibi bir varsayım idi.

Ama işte görünüyor ki, toplumu birkaç katman halinde ve hiyerarşik olarak örgütlerseniz, “düzeni sağlamak ve sürdürmek” için ta İstanbul’dan duruma vaziyet etmeniz gerekmeyebilir, onlar birbirlerinin hakkından gelebilirler. Lazım geldiği noktada, lazım geldiği ölçüde “tarih şöyleydi” gibi bir hikâye şırınga edersiniz, işler yürür.

Yürümediği noktada?

Demografi altüst olur, bu altüst oluş safhasında yer değiştirenler, tarih hakkındaki hikâyeyi tahkim ederler. Yani tarihi kendi gerçekliklerine göre yeniden yazmaz, kendi gerçekliklerini “yazılmış tarih”in biçimlendirdiği hiyerarşide bir üst basamağa sıçrayacak şekilde değiştirirler. Çalkantı durulunca, o tarih hikâyesi eskisinden daha muhkem ve “sorgulanmaması daha geniş kesimler tarafından elzem kabul edilmiş” bir hikâye olur.

Uzatmak istemiyorum ama… Bir defa, bugünün kavramlarını geçmişe yansıtmanın yanlış ve tehlikeli olduğunu yeni öğrenmedim, çok genç yaştan beri biliyorum. Ama bunu bilmek, bu tür projeksiyonlardan tamamen kurtulmaya yetmiyor. Şurada yapmaktan kaçınıyorsun, burada yapmaktan kaçınıyorsun ama orada yapıyor olduğunu, işte, biri yüzüne çarpmadan fark edemiyorsun. İkincisi, Nişanyan’ın dedikleriyle sarsılan biricik kabulüm yukarıda işaret ettiğim husus değil. Ve nihayet, Nişanyan’ın dediklerini günümüzün sosyo-politik atmosferine yansıtırken de meseleyi fazla basitleştiriyor olduğumun farkındayım.

İmdi…

Sosyal kesimlerin sosyal statülerinin ve iktisadi hisselerinin uzun ve kıyıcı mücadeleler sürecinde belirlendiği toplumların, bambaşka sebeplerle sağladıkları zenginleşmeye imrenip “biz de onlar gibi olacağız” demekle… Bu hevesi smokin giyip “laikiz” diyerek sağlayabileceğini zannetmekle olmuyor bu işler.

Bir defa… Daha önce defaatle iddia ettim, bana kalırsa ne yaparsanız yapın öyle zenginleşemezsiniz, çünkü okyanusun ortasında, altın dolu bir başka kıta daha yok. İkincisi, o kadar zengin olamayacak olsanız da daha “makul” bir toplum olmak mümkün ama eski hikâyenin özneleri ile nesnelerinin yerini değiştirerek olmaz o işler. Hatta Köy Enstitülerinde Yunan Klasikleri okutup, “onların hikâyesini seninkinin yerine ikame etmekle” de olmaz. Ve… Daha “makul” bir topluma imrenenler sadece Kemal ve yandaşları değildi, anlaşılan o ki herkes imreniyordu. Şimdi de herkes imreniyor. Sadece programlar farklıydı/farklı.

Neredeyse tamamı yalan bir tarih hikâyesiyle kendisine imtiyaz devşiren ve miri malın yağmasına yaslanan bir iktisadi düzenden nemalanan bir ahali, görünen o ki, pasta küçülüp yağmalanabilir şey azaldıkça, giderek, aynı yalanların daha da rafine edilmiş versiyonlarını istihdam ederek dövüşüp duruyor. Dövüşün gerçeklikler üzerinden değil de değerler üzerinden sürmesi, herkes için hayati öneme haiz. Çünkü (a) başka türlüsünü bilmiyoruz ve (b) gerçekliğin mihenk taşına vurulduğunda, kimse sahip olduklarını haklılaştıracak durumda değil. Dolayısıyla birkaç nesil içinde edindiklerimizi meşrulaştırmak için, yalanı korumak ve büyütmek zorundayız.

Yalanlarla ve değerlerle bir alıp veremediğim yok. Yalana da ihtiyacımız var, koordinatlarımızı belirlemek için değerlere de… Mesele şu ki, Oğur’un yazısında söz ettiği Yılmaz Özdil kitabındaki türden yalanlar ve o yalanları gerekli kılan değerler için artık çok geç. Bir insanı peygamberleştirmenin de, o peygamberleştirmeyi meşru kılan saflık, öz filan gibi değerlerin de miadı çoktan doldu. Kuruluşunun 95. yılında bu antika yalanlara ve onların yaslandığı değerlere —belki de kurulduğu dönemdekinden daha çok— ihtiyaç duyan bir Cumhuriyetin de miadı dolmuş görünüyor. Bir tarafta Atatürk’ü yeniden, daha çok, en çok peygamberleştirme ihtiyacı, öte tarafta Atatürk’le gölge boksu yapan müptezellerin Erdoğan’dan “daha Atatürk” yaratma teşebbüsleri…

Kendisini günün ihtiyaç ve değerlerine göre güncelleyemeyen her şey ölür. Bir düşmana ihtiyacı yok.