CHP ve “Biz”

Pazarlama iletişiminde —konunun uzmanları beni bağışlasın— mesele sizinle —yani müşteri ile— ürün arasında bir bağ kurmaktır. Diyelim filanca marka yoğurdun iletişimini yapıyorsanız, bir ihtimal önce yoğurt tüketimini özendiren ve sonra da filanca markaya bir kıymet yüklemenizi sağlayan şeyler gerekir. Mesele siz ve size satılmak istenen yoğurt arasındadır.

Siyasal iletişimde işler öyle değil. Siyasal iletişimin hedefleri olarak bizler müşteri değil, potansiyel seçmeniz. Siyasal tercihlerimizi boşlukta, muhtelif yoğurt markaları ile baş başa, diğer insanlardan bağımsız olarak oluşturmuyoruz. Esasında, siyasi tercihimiz vasıtasıyla bir Belediye Başkanı, bir milletvekili, bir parti, bir genel başkan filan da seçiyor değiliz. Ya ne seçiyoruz? Hangi “biz”e mensup olduğumuzu seçiyoruz. Partiler, adaylar, o muhtelif “biz”lerin toplanma yerlerini işaret eden bayraklar. Veya… Elinde bayrakla kendi turist kafilesine “bakın ben buradayım, ‘biz’den ayrı düşmeyin, kaybolmayın” sinyali veren turizm rehberleri… Neticede rehber yorulabilir ve şirket bize rehberlik etmesi için bir başkasını görevlendirebilir ve fakat… “Biz” sabit kalır. Mesele aday veya parti ile seçmen “arasında” hallolmuyor yani, seçmenler ile başka seçmenler arasında kristalize oluyor.

Ve yine esasen… Adaylar müşterinin ürünleri olmaktan çok, birer mecradır. Ürün olarak değil, mecra olarak değerlendirilmeleri icap eder.

***

Bu şartlar altında diyebiliriz ki siyaset, “biz”leri tarif etme sanatıdır.

Toplum sayısız ufak tefek segmentten müteşekkil bir şey. Segmentlerin herhangi biri herhangi bir siyasi partiyi veya adayı iktidar yapmaya yetmez. Dolayısıyla da birbirinden farklı segmentleri aynı “biz” duygusu altında bir araya getirebilen, “evet, şu, şu, şu segmentler ‘biz’iz” diyen ve buna o segmentlerdeki insanları ikna edebilen, bu yolla kâfi bir çoğunluğu inşa edebilen kazanır.

Yani CHP kazanamaz.

Neden?

Çünkü CHP’nin edası, “bu ülke ‘bizim’, biz ülkenin sahibiyiz, ülkenin sahibi olmayı hak etmek için icabını yapmışlarız” edası…

İdi…

Şimdilerde artık “ülkenin sahibi olmayı hak etmek için icabını yapmışlarız ama ne yazık ki itin, kopuğun hakkından gelemedik, evimize cebren ve hile ile el koydular” diyenlerin edası. Hak etmişliklerine duydukları inançta herhangi bir zayıflık yok. Evi yeniden ele geçirmek için de, “gelin bize misafir olun, seçimden sonra yerinize dönersiniz” deyip duruyor.

Benzer işi, 7 Haziran sonrasında HDP yapmış, “emanet oylar”dan söz etmişti. Şimdi emanet oy talebi bile kalmadı HDP’nin. Ama CHP hâlâ, “bakın evimize el koyanlar ne kadar biçimsiz insanlar, biz öyle değiliz, temiz çocuklarız” deyip duruyorlar. Ve bunu, hep bildikleri “biz” olarak söylüyorlar. O “biz”e mensup olmayan, olmadığını CHP’lilerin bildiği, kendilerine hitap edilenlerin de bildiği, kendilerine hitap edilenlerin CHP’liler tarafından CHP’nin “biz”ine dâhil edilmediklerini bildiği zeminlerde konuşuyorlar.

***

24 Haziran öncesinde, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olacak kişi için bir metin hazırlamıştım. Kabaca şöyle bir şeydi:

“15 yaşındaki çocuğunu kaybetmiş bir anneyi yuhalayabilenlerin oylarını istemiyorum. Yakınını göçük altında kaybetmiş insanların tekmelenmesine kayıtsız kalabilenlerin oylarını istemiyorum. Defnedilmiş bir cenazenin yerinden çıkartılmasına ‘oh olsun’ diyebilenlerin oylarını istemiyorum. Bir bildiri yayınladıkları için başı derde giren akademisyenleri değil de onların kanıyla banyo yapmaktan söz eden mafya özentilerini tercih edenlerin oylarını istemiyorum.”

Liste böyle uzayıp gittikten sonra, “kalan yüzde 95’in hepsinin oylarına talibim” diye bitiyordu. Eh, aday çıkıp böyle deyince yüzde 95 filan oy alacak değildi, ben de biliyordum. Ama mesele “biz”i bir başka biçimde tarif etmekti. Edilebilir mi? Edilebilir. Yanınızda yakınınızda 15 yaşındaki çocuğunu kaybetmiş bir anneyi yuhalayabilecek kimse var mı? Varsa bunu —bırakın sizi— kendisine itiraf edebilir mi?

Yani?

“Biz”i böyle tarif etmek, böyle bir “biz” tarif etmek, sadece siyaseten faydacı olmaktan öte, şifa verici bir işti. Ve benim teklifim tek mümkün tarif de değil. Sayısız —ve çoğu benim tarifimden daha verimli de olabilecek— tarif yapılabilir.

Ama yapılmıyor.

Erdoğan’ın yaptığı, sonra kendi işine gelecek şekilde değiştirdiği, sonra yine değiştirdiği tarifler veri olarak kabul ediliyor. Orada yüzde elli dindar muhafazakâr varmış da… O dindar muhafazakârlar homojen bir kitleymiş de… Tercihlerini şöyle yapıyorlarmış da… Filan gibi kabul edilip, aralarında olabileceği varsayılan “daha vicdanlı, bıkmış, korkmuş ve saire” bir yüzde bilmem kaça, “bakın ben aranızdan birini aday gösterdim, gelin bize misafir olun” deniyor.

Adam —veya kadın— öte tarafta ev sahibi kardeşim.

***

Türkiye göz göre göre elden gitti. Hepimizin gözleri önünde…

Bu süre içinde CHP’nin, “bizim derdimizle” hemdert olduğuna dair bir işaret gördünüz mü? Benim hatırladığım kadarıyla, son dönemde, sadece iki anda canhıraş sayılabilecek bir çaba sergiledi CHP. Birincisi çocuk tecavüzcülerinin affedilmesi teşebbüsüne direnirken ve ikincisi… CHP milletvekili Enis Berberoğlu tutuklandığında.

İlkinde kazandı ve bunca yıl içinde kedi olup tutulan o biricik farenin müzesi yapılsa yeridir. Ama esas mühimi ikincisi… Çünkü CHP’nin “biz”inin ne kadar dar olduğunu, oraya hiçbirimizin öyle pasaport alıp filan dâhil olamayacağımızı, kim olduğunu bile bilemediğimiz birileri bizi tartıp biçip karne vermeden herhangi birimizin ev sahiplerinden sayılmayacağımızı o misal tek başına gösteriyor.

Yani bir “biz” tarifi yapmak yetmez, o tarifin arkasında durduğunuzu, ona inandığınızı da görmemiz gerekir. Bizi inandırmanız gerekir, sizin “biz”inize dâhil olduğumuza, bizi öyle gördüğünüze…

Tamam.

Ama önce “başka” bir “biz” tarifi yapılması şart. Anlaşılıyor mu? Yapamıyorsanız, ağlaşmayacaksınız.