Cem Karaca’dan Çıktım Yola

Lisede şair ruhlu bir arkadaşım —diyelim Hasan— bir gün, “ya Ayşe’ye bayılıyorum” dedi, durakladı, “ama…” diye ekledi: “Onun da tuvalete gittiğini düşünüce…”

Anladınız…

Fena halde âşık olduğum oldu. Daha sonra evleneceğim kadına âşık olduğumda, onun kölesi olmayı bile bir imtiyaz olarak hissettiğim de oldu. Ama öyle hissettiğim anlarda bile “ama o da dışkılıyor” filan gibi şeyler düşmedi aklıma. Bazı akıllara düşüyor. Hasan’ın istisnai biri olmadığını biliyorum. Siz de biliyorsunuz.

Hasan bana utangaç bir edayla da olsa içini açtığında, bana yabancı olan bir duyguyu itiraf ettiğinde, hayatım boyunca hep yaptığımı yaptım: Merak ettim. “O mu haklı, ben mi” sorusu gelmedi aklıma. Aramızda bir fark olduğunu öğrenmiş oldum. Fark bilgidir. Bilgi bilginin anasıdır. İnsan nasıl bir insan olmalı ki ilgi duyduğu kızın tuvalete de giden biri olması onda soğumaya yol açsın? Ben neden öyle hissetmiyorum? Filan.

(Geçerken deyivereyim, size içini açabilecek herkes sizi zenginleştirir. İnsanların içini açabileceği, kalkanlarını indirebileceği biri olmak, bu yüzden, son derece kıymetli bir şey.)

Cevabını bilmediğim sorulara cevap uydurmak için acele etmem, daha önce söylemiştim. Tuvalete gitmekten, terlemekten, korkmaktan ve daha bir yığın şeyden utanmadığım gibi bilmemekten de utanmam, huzursuz olmam. O gün Hasan bana içini açtığında kafamda beliren “aramızdaki fark nereden kaynaklanıyor” sorusuna çok sonra bir cevap buldum ve o cevabı bulurken istihdam ettiğim kavramların hiçbirine lise yıllarımda sahip değildim.

Kestirmeden söyleyeyim, Hasan Platonik bir âlem algısının kendisine şırınga edildiği şartlarda büyümüştü. Kendisine şırınga edilenin ne olduğunu bilmemek bir yana, bir şey şırınga edildiğinin bile farkında değildi. Buna mukabil, bana hiçbir şey şırınga edilmemiş değildi. Herhalde değildi. Bana başka şeyler şırınga edilmiş olmalıydı ve benim de onların ne olduğunu bilme şansım yoktu. Sadece Hasan ve ben değil, her birimiz öyle, kendimize şırınga edilmiş şeylerle —ve hayatımız boyunca şırınga edilip duracak şeylerle— yaşayıp gidecektik.

Hasan’dan daha haklı olduğumu düşünmesem de, Hasan’a kıyasla daha avantajlı olduğumu düşünüyorum. Neticede bütün kadınlar dışkılıyorlar ve bir kadınla birlikte olduğumda onların bu hali bende bir eksiklik hissi uyandırmıyor. Güzel.

Öyle olunca, şurada biçimsiz bir şey yapmış, burada filanca duyguları istismar etmiş, orada manasız bir pozisyon almış olması, Cem Karaca’nın sevdiğim şarkılarını dinlemekten alıkoymuyor beni —veya dinlerken huzursuz etmiyor. Şu şarkısını seviyorum, bunu sevmiyorum, o kadar.

Ama bu, Feyerabend’in meşhur deyişiyle “ne olsa gider” manasına da gelmiyor. Ne olsa gitmez. Bazı şeyler gitmez ve fakat neyin gidip neyin gitmeyeceğine ben karar veremem. Kimse karar veremez. Dışarıda —Platonik veya değil— bir karar setiyle de tayin edilemez neyin gitmeyeceği. Nasıl karar verilir? Gerçeklik karar verir. Hayat karar verir.

Neyse… Böyle toparlayamayacağım. Sabah sabah Alper Görmüş’ün Serbestiyet’te yer alan bir yazısı sürükledi beni buralara… Yazıyı okuduktan sonra Cem Karaca dinlemek geldi içimden. Ne zamandır dinlemediğim Kavga şarkısı aklıma düştü, onu da dinledim. “İlyas, Temel Süreyya… Hatçe, Ümmü, Gülizar… Bir yastığa baş koyar, bir tetiğe basarlar…” diye gürleyişini. Ve nihayet, “Kavganın haklı olanı erkek, dişi bilmiyor, bütün halk birlik olmazsa kavga haklı olmuyor” deyişini…

Haklı kavga yok. Yani kavganın haklılığının dışarıda bir karinesi yok. Birbiriyle alakasız görünen, her birinin sayısız kusuru olan ama bir araya gelmekte bir bereket gören insanları bir araya getirdiğinde, kavga haklılık kazanıyor.

Şimdi bir seçime gidiyoruz ve AKP adına konuşan birilerinin durmaksızın bir kavgayı pompalamasına maruz kalıp duruyorsunuz. Bırakın sizi, beni, Ahmet Taşgetiren’i bile karşıya yerleştirip, kendi bizlerini tahkim etme derdindeler. Bırakın sizin, benim değerlerimizi, kendilerinin değerleri olarak haykırdıkları değerleri bile hiçe sayıp, hayatta kalmaya çalışıyorlar. Kavga ediyorlar ve kavgalarının haklılığını bir araya gelmiş olmaktan alıyorlar, İslam’dan, Türklükten, şundan, bundan değil.

Bu kavgayı kazanmak isteyenlerin, başka bir biz tarif etmesi gerekiyor, laiklikti, Kemal’di, adaletti filan gibi değerler manzumesiyle, o değerlerde varsayılan kendiliğinden haklılıkla kavga yapılamaz/yapılamıyor, haklılaştırılamaz/haklılaştırılamıyor.

Yeni bir şey söylemiyorum, siz farkındasınızdır, ben de farkındayım. Bize ortak hayaller lazım. Hayatta kalabilecek, herkesin lehine olan bir geleceğe zemin olabilecek hayalleri inşa edebilmemiz lazım. “Bütün halk” birlik oldu mu, şimdi de olur mu, bilmem. Ama sırtlanlar çetesi bir kasabalılar sürüsü ve karşılarındaki şehirliler eğer akıllarını başlarına toplamazlarsa, manasız Platonik değerlerle bu mücadeleyi sürdürmeye çalışırlarsa… Ümitli olmak için pek de sebep yok. İlhamını gerçeklikten alan bir hayale ihtiyacımız var.