Diken

Mardinli Musa, zaten pek de geçindirmeyen işini artık sürdüremeyeceğini —çok gecikmiş olarak— idrak ettiğinde, bir yandan da annesi ile karısının arasında sıkışmışlığın iyice bunalttığı şartlarda, dengi toplayıp İzmir yollarına düşerken… Ümitli miydi? Ümitli midir sizce?

Ümit ne demek?

Yani mesela Musa’nın kafasının içinde şöyle şeyler mi resmigeçit yapıyordur: Giderim İzmir’e, dayıoğlunu bulurum, bir hafta içinde, şöyle ayda 2000 kayme kazanacak bir iş bulurum, Gültepe’de bir yeri de çevirdim mi, üç aya kalmaz bir evim de olur. Filan… Olabilir. Musa tam da böyle hayaller kuruyor olabilir ama bizim kadar netlikle olmasa bile, Musa bile biliyordur ki işler öyle yürümeyecek. Dayıoğlunun yüz verip vermeyeceği bile meçhul, çünkü Musa, düzeltebilirim ümidiyle sürdürdüğü gelir getirmeyen işini sürdürebilmek için dayıoğlundan borç aldıydı ve ödeyemediydi.

Musa’yı, Musa’nın hayatını —ve dolaylı yoldan hepimizi, hepimizin hayatını— değiştirecek olan şey, Musa’nın kurduğu hayaller değil, Musa’nın dengi toplayıp, Mardin’den İzmir’e doğru yola koyulması. Musa İzmir’e vardığında sefil olacak galip ihtimal. Musa’nın sefaletine bakıp ağıtlar düzecek Ümit Kıvançgiller, o sefaletlerin arkasında kim bilir hangi uluslararası finans örgütlerinin izini şıp diye önünüze seriverecek Soner Yalçıngiller, aynı sefaletlerin üzerinden Türklük üzerine haykırarak sövecek bir şeyler buluverecek Nihat Gençgiller, aynı sefaletin üzerinden kendisine bir dönem daha belediye başkanlığı devşirmenin hesaplarını yapan Aziz Kocaoğlugiller, “ay ama biz Musaların yanındayız, yeter ki Kürtçe ve/veya Arapça konuşmasın” siyasetleri üreten yekûn CHPligiller, eğer… Musa Mardin’de dengini toplamak ile toplamamak arasında kaldığı o dönemde kendilerine sorsaydı… “İyice hesapladın mı Musa” diye soracaklardı. “Dayıoğlu sahiden seni, karını ve dört çocuğunu kabul edecek mi, etmezse nerede kalacaksın, İzmir’de iş var mı, varsa bile iş bulana kadar neyle geçineceksin, çocukların okulu ve saire?” “Önce bir keşif yap, varacağın yerde neyle karşılaşacağını iyice tespit et, tedbirlerini al, sonra…” diyeceklerdi.

Musa onlara sorsaydı, yola çıkmayı aklına bile getiremezdi. Musa onlara sorsaydı, her biri öyle bir “check-list” çıkarırdı ki Musa’nın önüne, “yola çıkmadan önce tamamlanması gerekenler listesi”, Musa o listedekilerin herhangi birini tamamlayamadan eceli gelirdi. Musa onlara sormadı ve bir ümit, yola çıktı. Ümit, İzmir’de neler olacağını ve onların nasıl olacağını “bilmekten” kaynaklanmıyor, “bilmemekten” kaynaklanıyor. Ümit, Mardin’de neler olacağını bilmekten kaynaklanıyor. Mardin’de işler yolunda gidiyor olsaydı, Musa’nın ümide ihtiyacı yoktu, plan, hesap ve saire hayatı organize etmek için kâfiydi.

Türkiye’de işler yolunda gitse, dünyada işler yolunda gitse, ümitten söz etmemiz gerekmeyecek. Gitmiyor ve gerekiyor. İşler yolunda gitse, planlar yaparak, hesaplar kitaplar yaparak, “hareket halinde” olunabilir. Dünyayı değiştiren de o hareketlerimiz olur yine, hesaplarımız kitaplarımız değil. Yani, esas olan, hareket halinde, eylemli olmak ve… Eğer işler yolundaysa, ümit filan gibi kavramlara ihtiyaç yok, onlarsız da eylemde bulunabildiğimiz için. İşler yolunda değilse, sanki yolundaymış gibi parti meclisleri toplamak, adaylar belirlemek, kampanyalar planlamak filan… Aha işte Fransa, işte sarı yelekliler…

***

Mardinli Musa İzmir’e göçtüğünde, Mardin’den İzmir’e göçen sadece Musa değildi/değil. Bir yerlerden bir yerlere göçen sadece Musa değildi/değil. Türkiye’de “bir şeyler” oluyordu/oluyor. “Sıkışan” birileri bir şeyler yaptı/yapıyor.

Netice?

Şöyle biraz uzaklaşıp bakarsak diyebiliriz ki, Türkiye ve dünya “mayalanıyor”. Mayalanan süt, “bozulur”. Yani süt olma vasfını kaybeder. Durup dinlenmeden sütün süt olma vasfını kaybetmesine ağıtlar yakmak, sütün esasında ne kadar elzem bir şey olduğu hakkında “bilimsel” görünümlü ifadelerle“ tespitlerde bulunmak”… “Ulan sütün bozulmasını gerektirecek bir sebep bulamadım, o halde olsa olsa Soros’un işidir, CIA de mutlaka ‘bizim sütümüz’ bozulsun, Amerikan süt tozuna mahkûm kalalım diye müdahil olmuştur” filan diye akıllar serdetmek… Bunlar da tercihler.

Ama…

Dünya mayalanıyor. Süt “bozuluyor”, yoğurt oluyor. Yerseniz…

O süt biziz. Sütü meydana getiren kimyasallar da biziz, onu “bozan” mikroorganizmalar da… Neticede, sütü ve yoğurdu meydana getiren kimyasal malzeme aynı. Organizasyonları farklı.

Yani?

Eğer süt, bu sürecin neticesinde işe yarar bir şeye dönüşecekse, Ümit Kıvanç da, Soner Yalçın da, Nihat Genç de, “başkaları” olarak, başka ağlar içinde, yine “burada” olacaklar. O, defnedilmiş bir cenazeyi yerinden çıkarttıran mahlûkat da… 15 yaşındaki çocuğunu kaybetmiş kadını meydanda hep bir ağızdan yuhalayan mahlûkat da… Ve daha niceleri…

Ne demek derdindeyim?

Eldeki “malzeme”ye bakıp bir karara varmak manasızdı, şimdi de manasız. Malzeme belirli bir “örgütlülüğe” sahip iken bir iş yapıyordu. Başka bir örgütlülüğe ulaştığında da yapar. Şimdi yapamıyor ve bu örgütsüzlük halindeki “kötülükler” o unsurların kötü olmasından kaynaklanmıyor. Bu bir.

İkincisi, Mardinli Musa’ya, yola çıkmadan önce bir plan yap, bir biçimde “örgütle” kendini demenin de manası yok. Zaten mevcut örgütlenme Musa’yı köşeye sıkıştıran. Bir nevi, herkes yerini bulmuş ve Musa’ya yer kalmamış olma hali. Hiçbir “tertemiz ve taze” sütte de bütün moleküller huzur içinde değil. Ama süt, eğer tazeyse, “içindeki bütün huzursuzluklara rağmen” süt işte. Yoğurt olduğu zaman da “huzura ermeyecek” ama baktığımızda “yoğurt işte” diyebileceğiz. Mesele şu ki, şimdi ne süt, ne yoğurt. Bozulmuş bir süt. Mardinli Musa, “örgütlü” bir biçimde yapamazdı yaptığını. Sütün bir bileşeni iken veya yoğurdun bir bileşeni olarak plan, hesap kitap yapabilir ama şimdi, sadece ümit edebilir.

Ve nihayet… Zaten biz, insanlık olarak, bizi bir yerlerden bir yerlere taşımış olan örgütlülükten, örgütlenme tarzından, örgütlülük tercihinden “çıkıyoruz”, ister kabul edin, ister etmeyin. Yoğurt olup olamayacağımızı, yoğurdun ne olduğunu filan da bilmiyoruz yani… Bir şey olacağız, tıpkı Musa’nın “iyi olacak, iyi” demesi gibi, iyi olmasını ümit edebilir, iyi olması için çaba harcayabiliriz. O kadar.

***

Gezi, bu mayalanma sürecinin, dünyanın “tamamındaki” mayalanma sürecinin en yoğun yaşandığı anlardan biriydi. Sütün “içindeki” ama sütten “başka” bir şey halini almış bir yığın mikroorganizmanın yaptığı bir şey. O vakit yazdım, yıllardır o mikroorganizmalara bakıp duruyor ve yersiz yurtsuzluklarını çaresizce seyrediyordum. Bir şey yapabileceklerine dair zerre miskal ümidim yoktu. Yaptılar. Planlamadan, örgütlenmeden…

Neler denebilir?

  • Gezi üç beş ağaç için değildi, meseleyi bulandırmayın. Meseleyi saptırmayın. Veya ille istiyorsanız saptırın, saptıran kaybeder. Mesele “çevre” filan değildi. Gezi, müdafaa edilmeyi en son hak eden “doğa parçası”. O insanları kışkırtan şey bambaşka bir şeydi ve adını hâlâ koyamadık. Adını koyamıyorsanız, “uydurmayın.”
  • Toplumun “mayalanması” sürecinin bir unsuru olan o mikroorganizmalar, “toplum mayalansın da yoğurt olsun” filan derdinde değiller. Olamazlar. Olmamaları eksiklik ve/veya zaaf değil. Öyle “ah partileşebilseydi, örgütlenebilseydi” filan diyenler, bozulmuş sütü sütün örgütlenme tarzıyla “eski haline döndürmeye çalışmak” filan gibi manasız bir işe soyunmuş haldeler. Gezi’yi Gezi yapan, örgütsüzlüğü, hesapsızlığı, hedefsizliği…
  • Bugün etrafa bakıp “ama bir özne nasıl zuhur eder, imkânı yok” diye düşünmenin de manası yok. Gezi’nin zuhur etmesinin imkânları da görünmüyordu.

Gezi, bir açıdan bakınca, Erdoğan ve soytarıları için bulunmaz bir fırsattı. Eğer iddialarının arkasında olan insanlar olsalardı, Gezi’yi bir manivela olarak kullanıp Türkiye’yi bambaşka bir platforma taşıyabilirlerdi. Bir süre tereddüt de ettiler, kararsız kaldılar yani. Ne yapacaklarını bilemediklerinden elbette, yoksa iddialarının arkasında olmadıklarını, iddialarının kendilerinden birkaç numara büyük olduğunu bilen biliyordu.

Gezi Erdoğan ve soytarılarını “test etti”. Sınıfta kaldılar. Gezi’nin en müthiş neticesi bu. Erdoğan’a —sonsuza kadar ertelemek istediği— bir yol çatallanmasını “dayattı”. Erdoğan o çatallanmayı ertelemek, böylelikle “sanki şöyle biriymiş gibi” görünüp, “böyle biri” olarak, yürüdükçe yürümek istiyordu. O hayal bitti. “Şimdi neden Gezi” denip duruyor ve ben de bu soruyu anlamıyorum. Erdoğan Gezi’de “bitti”. Bunu hasımları —yani Gezi’yi üç beş ağaç için yapılan “çevreci” bir eylem olarak kodlayan, onun “örgütlenememesini” bir zaaf olarak gören kalabalıklar— idrak edemese de, Erdoğan unutmuyor. Unutamayacak. Son nefesini verirken son arzusunu sorsalar, “ah Gezi olmasaydı” diyecek. Gezi onun “maskesini düşürdü”. Gezi bir dönemin sonu. Erdoğan ve soytarıları, kımıldadıkça, Gezi dikeninin battığı yerdeki acıyı hissediyorlar. Siz, güya Gezi yanlıları, siz de anlayın artık, Gezi bir dönemin sonu.

Nasıl bir testti Gezi Erdoğan için? Erdoğan Gezi sayesinde ve onun yardımıyla, “öteki” istikamette gidebilirdi. Müslümanlıktan cayması gerekmiyordu. Şimdi, bu istikameti tercih etti ve başı açık olmaya, namaz kılmamaya, Kürt olmaya, içki içmeye cevaz vermeyen ama yalana, hırsızlığa, istediğini içeri atmaya, hakkını isteyen işçileri kriminalize etmeye cevaz veren, içinde utanma olmayan bir din haline getirdi İslam’ı ya… Öteki yolu tercih etseydi İslam, şekil şartlarında çok daha müsamahakâr ama yalana, hırsızlığa, zulme cevaz vermeyen bir din halini alabilirdi.

İslam, bütün inanç sistemleri, bütün “büyük anlatılar” gibi, içinde yığınla olabilirlik taşıyan bir şey. İslam adına Erdoğan bir tercih yaptı. Kendilerine “Müslüman” diyen yığınlar da, “İslam adına” yapılan bu tercihi onayladı. Bizim “dışarıdan” İslam adına söyleyeceğimiz her şey boş. Memlekette İslam adına her şeyi kendilerinin söylemesi gerektiğini varsayanlar, İslam’ı, yalana, hırsızlığa, zulme müsamahakâr, utanma duygusundan azade bir “şey” olarak tarif ettiler.

“Diken battığı yerden çıkar” demişti Demirel. Erdoğan ve soytarıları da, dikeni çıkarıp, eski güzel günlere dönmeyi hayal ediyor olabilirler. Ama bu diken, Gezi dikeni, bünyeyi zehirledi. Zehir bütün dokulara yayıldı. Diken zaten çıktı ama zehir kaldı. Erdoğan ve soytarıları, “zehri dikenin battığı yerden çıkarma”ya uğraşıyor olabilirler. Beyhude mesai. Çoktan zehirlenmiş bir kanser dokusundan ibaretler. Dinleri din değil, peygamberleri Erdoğan…

Bu demek değil ki, 31 Mart’ta çuvallayacaklar. Muhtemelen çuvallamayacaklar. Toplum mayalanıyor ama süt olma döneminden kalma “örgütlü” yapılar, kudretin yoğunlaşmış olmasından istifade, Mardinli Musaların hayatını karartabiliyorlar. Mesele şu: Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde, “bütün” üstyapılar, ellerinde kalmış son “meşruiyet kırıntılarını” kaybediyorlar. Artık ancak ve sadece “güç” kullanarak, zerre kadar rıza üretmeyi beceremeden “hayatta kalmaya çalışmaları” gerekiyor. Bu kadar ölçüsüz ve bu kadar manasız şiddet kullanmak zorunda kalmaları…

Olsa olsa ümitli olmayı gerektirir, ümitsiz olmayı değil.

“Ama nasıl olacak da olacak?” Bilmiyorum. Cahil olduğumdan bilmiyor, esasında bilinebilir olduğu halde bilmiyor değilim. Bilinemez olduğunu biliyorum ve bilmeye çalışmıyorum. Mardinli Musa, bilinebilir olanı bilemeden yola çıkmış değildi. “Bilinemez olan için” yola çıkmıştı.

Genel kategorisine gönderildi