Aşina Yılbaşı Gündemi

Dinlerin her biri birer protokoldür.

Ian Morris’in uzun insanlık tarihine kuşbakışı baktığı Why the West Rules – For Now adlı kitabında berraklıkla dile getirdiği gibi, insanlığa beklenmeyecek kadar büyük sıçramalar gerçekleştirme imkânı sağlamış, evrenselleştirici ilk protokollerdir. Harari de az çok aynı şeyi —çok daha zayıf bir dille de olsa— söylüyor.

Protokoller, birbirleriyle teması olmayan insanları birbirleriyle temas ettiren omurgalardan gayrı bir şey değil. Budaklı omurgalar… O budaklara her isteyen kendisini eklemleyebilir ve her eklemlenme, potansiyel olarak, zenginleşme sağlar. IBM standardı bir protokol idi ve kişisel bilgisayar endüstrisine, dünyanın dört bir yanında yaşayan, birbirini tanıma imkânı olmayan sayısız insanın katılmasını sağladı. Katılımların her biri, kendi başına üretebileceğinden çok daha yüksek katkı yaptı. Sadece maddi/iktisadi bir katkıdan söz etmiyorum, kavramsal olarak da hızla zenginleştik. Dinler de herkesin kendisi olarak eklemlenebileceği budaklı omurgalar, yani protokoller.

Dinlerin, birer protokol olarak, mesajlarının doğru olması, gerçekliğe uyması gerekmez. Esasen dinleri ayırıcı kılan da söyledikleri şeyler, doktrinleri değil. Mesela her din, zamanı ve mekânı işaretler. Kimisi 21 Mart’ı, kimisi 24 Aralık’ı, öteki Ramazan ayını işaretler mesela. Kimisi için kutsal olan Kudüs’tür, bir diğeri için Mekke.

Netice olarak, her biri bir biçimde evrensellik iddiasında bulunan —zaten o sayede işe yarayan— protokoller olarak dinlerin birbirlerine temas ettikleri noktalarda gerilimlerin vuku bulması şaşırtıcı değil. O gerilimlerin “ama sen dünyanın 4500 yaşında olduğunu söylüyorsun ben ise bir tarih vermekten imtina ettim” filan gibi mesaj mukayeseleri üzerinden değil de, “kutsal olan Noel değil, Ramazan” üzerinden yürümesi de hiç şaşırtıcı değil.

Geçenlerde de dediğim gibi, dinleri mesajlarının doğrulukları, gerçeğe uygunlukları üzerinden ölçüp biçmek, akıl sağlığı yerinde olan insanların yapacağı iş değil —ama mesela Nietzsche yapabilir, başkası yapınca komik oluyor. Esasen dinleri “mesajın doğru değil ama” diye yargılamak, ta Huxley gibilerin zamanına kadar, pek kimsenin aklına gelmiş değildi gibi de geliyor bana. Kilise, zırvalıyor olduğunun pekâlâ farkındaydı. İnananlar da kilisenin zırvaladığının… Ama oyun sürüyor, herkesin işi yolunda gidiyordu. İşi çığırından çıkaran, bin küsur yıllık oyunu bozan Alman aklı —o aklın mahsulü olan Protestanlık— oldu. (İşin maddi şartlarını, yani serflerin emeğinin sömürüsünden büyük hisseyi yutan Vatikan’a karşı Avrupalı Prenslerin bitlerinin kanlanmaya başladığını filan unutmak elbette olmaz ama şimdi mevzumuz bu değil.)

İslam, bildiğim kadarıyla, tarihinin herhangi bir döneminde böyle bir teste tabi tutulmadı. Hatta evrensellik iddiasında olan bir protokol olarak İslam’ı kifayetsiz gören ve onun yapısal gediklerini —Kutlu Doğum Haftası, Papalık muadili bir Halifelik ve saire gibi unsurlarla— yamamaya kalkan Gülenciler bile İslam’ı, Protestanların Hıristiyanlığı test ettiği gibi test etmeye yeltenmediler. Bu manada zayıf bir test teşebbüsü, daha önce de işaret ettiğim gibi, Cumhuriyet’ten geldi —temel kaynakları Türkçeleştirerek ve inanmanın yerine anlamayı koymaya teşebbüs ederek.

İmdi…

Nereye varacağım herhalde az çok bellidir.

Yine bir yılbaşı geldi ve —her yılbaşından ve Kurban Bayramından önce olduğu gibi— manasız tartışmalar alevlendi. Bir protokolü paylaşanların bir başka protokolün tehdidini hissettiklerinde sergiledikleri son derece normal reaksiyonları mevzuyla hiç alakası olmayan zeminlere taşıyan birileri, her vakit olduğu gibi, sadece en haklı değil, biricik haklı olmayı başarmaya çalışıyorlar. “Puahh, ha ha, ne kadar da cahil bunlar, Noel ile Yılbaşı arasındaki farkı bile bilmiyorlar” türünden, yüksek zekâ ve derin ilim gerektiren fikirleriyle hepimizi ziyalandırıyorlar.

Nedir mevzu? Orada burada birileri, “Yılbaşını kutlamak gâvurluktur” mealinde el ilanları dağıtıyorlar filan. Bu inisiyatifi akıl platformunda mahkûm etmeye kalkanların ne kadar akıllı olduğu, akıldan ne kadar nasipleri olduğu ayrı mevzu. Esas mesele orada değil. Hatta insanların inandıkları şeyin propagandasını yapmasını içlerine sindiremeyecek kadar demokrasiye uzak olmaları da değil. Kullandıkları lisandaki haklılık zannı, haklılıklarına duydukları manasız iman tuhaf —ve zaten galiba günümüzün kavgası da onlara hadlerini bildirme kararlılığından doğuyor.

Şimdi denebilir ki, “ama Yılbaşını kutlamak isteyenlerin hayat tarzı uzun süredir muazzam tehdit altında ve onların reaksiyon göstermemesini beklemek de haksızlık değil mi?” Bu türden reaksiyonlar son yılların işi olsaydı, meseleye oradan da bakılabilirdi ama değil. Ortada Erdoğan yokken de böyleydi Aralık sonunun gündemi.

Aralık demişken…

Memleketimde birileri ay adlarını Türkçeleştirmeye, Teşrinievvelleri, Teşrinisanileri ortadan kaldırmaya niyet edip bir heyet topladıklarında… Bildiğim kadarıyla sadece üç aya Türkçe isim bulabildiler: Ocak, Ekim Kasım. Belki bir ikisi daha vardır, emin değilim. Ama Martmış, Temmuzmuş, Ağustosmuş, Roma panteonundan apartma mesela. Bütün bu hikâyede tuhaf isimli bir ay var dikkat ederseniz: Aralık. Dibine kadar Türkçe. İyi de bu Türkçe kelime yılın son ayının ismi olarak orada ne arıyor? Rivayet odur ki Aralık terimi, eskiden, iki bayram arasında kalan iki ay on günlük süre için kullanılırmış. Yani? Aralık ayına Aralık adını verenler demiş olmuşlarmış ki, Aralık’tan sonrası bayram. Yani Yılbaşı bayram.

Böyle hinlikler yapacaksınız, âlemin de eli armut toplayacak, he mi?

Şimdi, “ama bugün Yılbaşını kutlayanların ne Aralık ayına neden Aralık dendiğinden haberleri var ve ne de Yılbaşını Kurban Bayramı yerine koymak gibi dertleri” denebilir. Ben de onu diyorum zaten. Birileri taarruza uğramış. Taarruza uğradığını fark etmiş —veya en azından hissetmiş. Kendi kavillerince, Yılbaşını kutlamayarak ve kutlanmaması gerektiğinin propagandasını yaparak reaksiyon gösteriyorlar. Zırcahil birileri, onları cehaletle suçlayarak, üst perdeden ahkâm kesiyorlar.

Siz kutlayın kardeşim, kutlamakla kutlamanın propagandasını zaten yapıyorsunuz. Onlar da kutlamamanın propagandasını yapsınlar, size ne!