ABD’de, 6 Kasım’da…

ABD’deki ara seçimler bize ne diyor?

Hem Trump’ın ve hem de Trump karşıtlarının “zafer kazandıkları” seçimlerden söz ediyorum.

Fi tarihinde, galiba Akşam’da yazmıştım ki, mealen, Türkiye demokrasisini kesinlikle dünyaya ihraç etmeliyiz. Çünkü her seçimi herkes kazanıyor. Ne güzel. Daha güzel bir dünya olabilir mi? Herkes bu nefasetten faydalanmalı. İnsan olan herkes hak ediyor, herkesin kazandığı seçimleri. Eh, başka yerleri bilmem ama belirli bir faz farkıyla demokrasimizi ABD’ye ihraç ediyoruz. Önce Erdoğan gibi bir Trump ve ardından herkesin zafer kazandığı seçimler. Dünya Türk olacak. Demiş miydim?

ABD ara seçimlerinde herkes kazandı, ben kazanmazsam olmaz. Ben de beni “haklı çıkaran” hususlar üzerinde yazayım biraz, izin verirseniz.

Hafta sonu yapılan seçimlerde Kızılderililer, Müslüman kadınlar, silahlanma karşıtları, eşcinseller, göçmenler, kim olduklarını gizlemeye ihtiyaç duymadan —hatta kim olduklarını, şahsi tercihlerini, ferdi yönelimlerini öne çıkararak— kazandılar, Temsilciler Meclisine girdiler, Vali seçildiler. Hemen hepsi de Demokrat Parti listelerinden… (Seçimlerin en “görünen” kazananı kadınlar. Ama elde edilen başarı elde edilebilir olanla mukayese edilirse, başarı mı? İlaveten, kadınların başarısı “demokrasinin geleceği” hususunda bize ne diyor? Bunlar netameli mevzular. Ayrıca ve uzun uzun konuşulması gerekiyor. Bu yüzden geçiyorum.)

ABD’de sistem, Demokrat Parti genel merkezinin “dünya şuraya gidiyor, ABD’nin şuna ihtiyacı var, şuraya şöyle, buraya böyle bir aday koyalım da herkesin nabzına göre şerbet vermiş olalım” demesine izin vermiyor. Dediğimin daha iyi anlaşılması için karşısına “tanıdık” bir kontrast koyayım. Mesela HDP tam da ABD Demokrat Partisinin “yapamadığını” yapıyor. Şuradan sosyalist, buradan eşcinsel, oradan Kürt, filanca yerden Ermeni, falanca yerden Müslüman bir aktivist… Memleketin “çeşitliliğini” kendi objektifinden göründüğü biçimde “yansıtıyor”.

ABD’de öyle olmuyor. Müslüman bir kadın mesela, onlarca yıldır vekâleti üstlenmiş bir Demokrat politikacının karşısına çıkıyor. Önce onu —ve kim bilir başka kimleri— “yeniyor”, aday olabilmek için. Sonra da, aday olunca, Cumhuriyetçi rakip adayı yenmek için mücadele ediyor. Dolayısıyla —ve ortaya çıkan “çeşitliliğin”, toplumda son dönemde zuhur etmiş bir çeşitlilik olmadığını da bilerek bakarsak— son seçimde gerçekleşen şey, bugüne kadar politikaya uzak durmuş ve/veya politikada performansı zayıf kalmış altkültürlerin, hatta mikrokültürlerin enerji ve momentum kazanmış olması. Öyle görünüyor.

Şöyle söyleyeyim, ABD’de eşcinsel olmak yeni bir şey değil. Hep vardı eşcinseller. Ama (a) ya politikaya şimdiki kadar hevesli değillerdi, aday olmuyorlardı (b) ya aday olmaya heves etseler de aday olamıyorlardı, (c) veya eşcinsel olduklarını saklayarak, “başka” özelliklerini öne sürerek aday oluyor ve kazanıyorlardı. Diğer bütün “kimlikler” için de benzer şeyler söylenebilir.

İşe “seçilenler” tarafından baktığımızda gördüğümüz fotoğraf bu. Ama bu fotoğraf, kaçınılmaz olarak eksik bilgi veriyor. Meseleye bir de “seçenler” tarafından bakmamız gerekiyor. Seçenler, Minnesota’da Müslüman bir kadını neden seçiyorlar? 11 Eylül travması üzerinden sürekli bir bombardımana tutulmuş “Müslüman” kimlik, seçenler nezdinde nasıl oluyor da korku, en azından ürperti üretmiyor? Minnesota’da Somali asıllı Müslüman bir kadına eli titremeden —veya belki, daha kıymetlisi, titreyerek— oy veren Minnesotalılar kim? Ezici bir çoğunluğunun Müslüman olmadığını, yarısının kadın olmadığını biliyoruz. “Ne olmadıkları” hakkındaki bilgilerimizi derinleştirebiliriz ama bu metotla onların “kim” oldukları bilgisine ulaşmamız pek mümkün görünmüyor.

***

Başlarken “beni haklı çıkaran hususlar” demiştim.

Esasen 6 Kasım’da ABD’de gerçekleşen şey “yeni” bir şey değil. Chicago’da bir Yahudi’nin, Londra’da bir Müslüman’ın Belediye Başkanı olarak seçilmesinin üzerinden çok vakit geçti. Her iki vaka da, mesela yirmi yıl öncesi gibi yakın bir tarihte bile, hayal bile edilemez vakalardı. Bildiğim/hatırladığım ilk “işaret”, ABD ve kıta Avrupa’sına kıyasla çok daha avangart bir ülke olan İtalya’da porno yıldızı Cicciolina’nın 1987’de milletvekili seçilmesiydi ve… O günleri hatırlayanlar, bugünlerde olanların o günlerde ne kadar imkânsız göründüğünü de, neden öyle göründüğünü de hatırlar. Sırf imkânsız olduğu için olmuştu o. İmkânsızlığı “görünsün” diye…

Şimdi “başka” zamanlarda yaşıyoruz.

Bir vakittir, demokrasinin “kimlikler siyaseti”nin tehdidi altında “inliyor olduğu”nu işitiyor ve muhtemelen tekrarlıyorsunuz. Alın size kimlikler. Devasa bir kimlikler kartelasından beğendiğinizi seçin. Evet, hâlâ menüde kravatlı, lacilerine bürünmüş veya tayyörlü “kimliksiz” seçenekler var ve hâlâ daha kalabalıklar. Kimlikleri özenle gizlenmiş seçenekler. Görevliler. Memurlar. Koro çocukları.

Gri —kendilerini grileştirmiş— insanlar hâlâ seçenekler arasında ana gövdeyi oluşturuyor. Ama toplum öyle gri değildi. Çoktandır hiç değil. Kimlikleri ön plana çıkarırsanız, kimlikler ön plana çıkar ve… Dünyanın zannettiğiniz gibi olmadığını görürsünüz. Müslümanlık üzerinden siyaset üretirseniz, Müslümanlıkların birbirine benzemediğini, sayısız renkli Müslümanlık olduğunu da görürsünüz.

(Peki, biz Türkiye’de neden görmüyoruz? Görüyoruz esasında. İşte Cihangir İslam, tam da İslami terimlerle konuşuyor. Eğer “konuşulabilir” olsa, Erdoğan ve tayfasının “temsil ettiği” Müslüman nüfusun ne kadar dar olduğu görülür. Ama (a) memlekette partiler düzeni “konuşulur olmasına” imkân vermiyor, (b) “karşıdakiler” kendi çeşitliliklerini inkâr edip tek bayrak altında toplanmaya çalışınca, çeşitliliklerin üzerini örtmek bir kural halini alıyor. Müslüman kimliği de, kendi çeşitliliklerini “görmezden gelerek” defans yapmayı meşrulaştırıyor.)

Neydi kimliklerin “tehdit” ettiği şey? İdeolojiler. İddia oydu ki, siyaset ideolojiler yerine kimlikleri koyarak… Bizi kıyamete sürüklüyor. ABD’de “seçilenler”in ideolojileri var mı? Dibine kadar var. Mesele şu ki, sahnelenen ideolojiler, gri oyunun pazarlamacıları tarafından ideoloji olarak tasnif edilmiş olan şeyleri andırmıyor. Sosyalizm, kapitalizm, liberalizm, milliyetçilik —yok olmadı, bundan böyle ulusçuluk diyelim, kesmedi mi peki, ulusalcılık olsun— filan gibi bayrakların muhtelif çeşitlenmelerine eyvallah ama kadınsanız kadın olduğunuzu, eşcinsel iseniz eşcinsel olduğunuzu, Müslüman iseniz Müslümanlığınızı, yani her kim iseniz o olduğunuzu bu bayraklar ve çeşitlenmeleriyle “örtmelisiniz”. Örtünmelisiniz, kim olduğunuzu bilmemeliyiz. Siyasetin raconu budur. Buydu.

Hâlbuki —daha önce de dedim— Türkiye’de Erdoğan’ı oraya taşıyan ve orada tutan kitleler, apaçık bir biçimde, bir sınıf gibi davranıyorlar. Bizim problemimiz, siyasetin bir kimlik siyasetine dönüşmüş olmasından kaynaklanmıyor. Aksine, toplumun çeşitliliğini, özlemlerin çeşitliliğini, teklif edilen metotların çeşitliliğini yansıtmayan bir deli gömleği giydirilmiş olmasından kaynaklanıyor. İnsanlara “kim olduğunuz tali bir meseledir, kimin karşısında olduğunuza göre pozisyon almalısınız” deyip duran ve sonunda Erdoğan’ın kazanacağı bir öbekleşmeyi siyaset diye dayatan kavrayıştan…

Uzatmayacağım, “her şeyi” yeniden gözden geçirmemiz gereken bir dönemde yaşıyoruz. Her şeyi…

***

ABD’de 6 Kasım’da ortaya çıkan tablo, gördüğüm kadarıyla birçok kişiyi heyecanlandırdı. Beni pek heyecanlandırmadı.

Neden?

Bir defa, ABD’yi bir süredir —hayatımda hiç olmadığı kadar— yakından takip ediyor olsam da, Minnesota’da İlhan Ömer’in adaylığı nasıl elde ettiğini, nasıl bir mücadeleyle kimleri alt ettiğini bilmiyorum. Minnesotalıların sandığa gittiklerinde hangi motiflerle Ömer’i tercih ettiğini de… Ama esas mühimi, İlhan Ömer’in ve onlarca başkasının, bundan sonra nasıl bir performans göstereceklerini tahmin edemiyorum. Doğrudan doğruya “malumat eksikliği” yani benimki. İnsanlık olarak bir yolda olduğumuzu biliyorum da, bir virajı döndük mü, yoksa viraja giriyor olduğumuz hususunda bizi uyaran levha mı gördüğümüz, bilemedim.

Esasen o kadar da dert değil. Acıklı olan, insanlığın bu cıvıltılı dönemlerinde, dünyadan olabildiğine yalıtılmış bir mağarada, manasız insanların manasız bir oyununu siyaset niyetine seyretmeye mecbur bırakılmış olmak. Gündeme bak, Andımız çıkıyor, Türkçe Ezan giriyor. Keyfi biçimde işten uzaklaştırılanlar başka yerde de çalışamasın diye “kanun” çıkartılıyor. Kanunu çıkartanlar kim? Mağdur ettiklerine isnat ettikleri suçu kendileri daha da şiddetle işlemiş olanlar. İtiraz edersen? Seni de içeri atıp, sonra sana uygun bir suç isnat edebilecekleri kanunu çıkarırlar. O da eğer lütfederlerse… Yoksa Kavala’ya yaptıkları gibi, bekletir dururlar. Filan.