Yukarıda Hava Değişik

Anlattığı fıkrayı açıklamak zorunda kalan biri gibi görüneceğim ama…

Dün dile getirmeye çalıştığım şeyin özü şu: İdeoloji, felsefe, anlayış filan hepsi mühim olabilir ama bir yere kadar. Fenerbahçe’nin —veya başka herhangi bir takımın— performansının, kahvehane köşelerinde ve/veya televizyon ekranları karşısında konuşulup duran sistem, Fenerbahçe kimliği gibi hususlarla münasebeti neredeyse sıfır. Gerçeklik, sırasını beklemeden sağanak halinde yağan sayısız karar probleminin çözümlerinde sergilenen performanstan ibaret. Aynı anda sayısız cephede sayısız rakiple mücadele etmeniz gerekiyor. Aynı tarafta olduğunuzu düşündüğünüz sayısız aktör sizin kendilerinden beklediklerinizi veremeyebiliyor, hatta sizin altınızı oyuyor. Filan.

Çok yakından tanıdığım biri, üniversitede bölüm başkanıydı. Şehrin güçlü ailelerinden birinin beş para etmez oğlunu, başka hiçbir işte dikiş tutturamayacağı için, onun başkanı olduğu bölümde asistan yapmak istediler. Direndi. Aylar boyunca da başarılı oldu. Ama bir gün, delikanlının kendi bölümünde görevlendirdiğini öğrendi. Ertesi gün tesadüfen odasındaydım. “Neden Rektör olmak istediğimi anladın mı” diye efelendi bana, “bu tür emrivakilere maruz kalmamak için…” Rektörü tanıyordum. Esasen o da aylarca direnmişti. Ama sonunda mermileri bitmişti. Bölüm başkanı hanıma anlatmaya çalıştım ki, kendisi, ayda yılda bir böyle karar problemleriyle karşılaşıyor. Rektör ise her gün onlarcasıyla…

Dolayısıyla Rektör olmak belki matah bir şey olabilirdi ama zannettiği şey değildi, tam aksiydi. Anlamadı elbette. Rektör olma hayaliyle yaşadı/yaşıyor.

Yukarı çıktıkça iklim değişir.

Aşağıda, “dayayacaksın vergiyi çok kazanana”dan, “asacaksın üçünü beşini, bak bir daha kimse yapıyor mu”ya kadar geniş bir yelpazede ahkâmlar kesmenin önünde bir mani yok. Dolayısıyla asarsın, kesersin… Benzer şekilde, eğer mesuliyet sende değilse, Valbuena’yı şurada, şu görevle oynattığında, sahanın başka bir yerinde oluşacak gerçeklik hakkında kafa yormaya da lüzum yok. Valbuena’yı orada o vazifeyle oynattığında doğacak zafiyeti, Mehmet Topal’ın aynı anda hem orada hem şurada olmasıyla telafi edebileceğini varsayabilirsin. Ama gerçek hayatta Topal hem orada hem şurada olamaz. Nerede olamıyorsa da, rakip oradan gelir. “Ulan Topal, yine yerini kaybetti” diye de Topal’a homurdanır taraftar.

Aşağıdayken dindar olabilirsin, sosyalist olabilirsin, milliyetçi olabilirsin. Her şey olabilirsin.

Yukarı çıkınca? Lenin gibi, Kemal gibi… Derdin “Troçki’yi, Enver’i nasıl oyunun dışında tutacağım” noktalarında düğümlenir. Aşağıdan ve/veya uzaktan bakanlar, sosyalizmi nasıl dünyaya yayacağınız veya bir ulusu nasıl yaratacağınız hususlarında tefekküre daldığınızı düşünürler, düşünebilirler —düşündükleri sürece sizin açınızdan mesele yok. Ama yukarılarda yaşanan gerçekliğin, aşağılarda sohbetlere mevzu olan kavramlarla hiç alakası olmaz. Lenin sosyalizmi dünyaya ihraç etmeyi, Kemal ulus yaratmayı bir kutup yıldızı gibi —başlarını kaldırdıklarında görecekleri bir yerlerde— tutmaya çalışmış olabilirler ama gündelik meseleler, o yılın buğday hasadının yeterli olup olmayacağı, olmayacaksa buğday ithal etmek için kasada para olup olmadığı, yoksa nereden nasıl bulunabileceği, bu arada da Troçki’nin, İsmet’in, şunun bunun bu zaaftan istifade başınıza çorap örmesine nasıl mani olunacağı… Uzatayım mı? Uzatmayayım…

***

Yukarıya —Lenin gibi, Kemal gibi— dövüşe dövüşe çıktınızsa, işler sarpa sardığında ehem ile mühimi birbirinden ayırt etmeyi öğrenmişsinizdir. Öğrenmiş olduğunuz için oraya gelmişsinizdir. Başkalarından —dövdüklerinizden— daha iyi bildiğiniz için… (Yukarıda acil, mühimden mühimdir, yukarıdaki iklim icabı… Yukarıya nasıl çıkmış olursanız olun öyledir. Bunu da not edelim.) Biliyor olduklarınızın önemli bir bölümünü de dövdüklerinizden öğrenmişsinizdir. Dolayısıyla, kariyeriniz boyunca ne kadar çok sayıda sıkı rakiple karşılaşmışsanız, o kadar vasıf edinmişsinizdir. Sıkı rakiplerle boğuşmak zorunda kalmak, demek ki, bir yandan tuş olup oyundan çıkmak zorunda kalma riskini yükseltirken, bir yandan da bir basamak yukarıda da performans gösterme fırsatını sunar.

Yukarı çıktıkça iklim değişir. Bu yüzden, aşağıda “NATO’ya hayır” filan diye haykıranlar, yukarı çıktıklarında tornistan etmek zorunda kalır.

Bir tane gerçeklik var ama herhangi bir maçın öncesinde sayısız farklı hayal kurulabilir. Valbuena’yı kalede oynatıp, oyunu kaleciden kurmayı bile hayal edebilirsiniz yani, kim tutar ki sizi… Lenin iseniz, Bolşeviklerin lideri olarak rakiplerinizi birer birer saf dışı bırakırken dünya sosyalizminden bir retorik olarak faydalanabilirsiniz. Ama Bolşeviklerin lideri olana kadar size gerçeklik gibi görünenin gerçeklik olmadığını, Bolşeviklerin lideri olduğunuzda öğrenmişsinizdir. Rakiplerinizi alt edip Rusya’yı ele geçirdiğinizde de dünyanın Bolşeviklerin lideriyken bildiğiniz gibi olmadığını öğrenirsiniz. Sizin hep aynı Lenin olduğunuzu söyleyecek kâfi sayıda ve kâfi güçte insanla tahkim edilmişseniz, dert değil. Siz öldükten onlarca yıl sonra bile, dünyanın dört bir yanında sizi zannettikleri adam zannetmeyi sürdürmeye hevesli bir yığın kişi yaşar. Aşağıda işler öyle yürür çünkü. Herkes kafasındaki Fenerbahçe kimliğine uygun olarak Fenerbahçe’nin on birini kafasına göre belirleyebilir olmasa, bu kadar futbol seyircisi olmaz.

Ama merdivenleri tırmandıkça iklimin değişmesine yol açan dünya halleri, Türkiye’nin mevcut halini açıklamaya kifayet etmiyor. Bizim bugün yaşadığımız problem, dünya genelinde yukarıya çıktıkça iklimin değişmesinden kaynaklanmıyor. Yukarıya çıktıkça iklimin değişiyor olduğunu öğrenemeden yukarılara çıkılabiliyor olmasından kaynaklanıyor. Aşağıda kurulmasında bir beis olmayan ham hayallerin ta en tepede de kurulabiliyor olmasından kaynaklanıyor. “Suriye’ye gireriz bir güzel, evlad-ı fatihan olarak fatih oluruz” filan… Bu hayalleri kuranlar Ekşi Sözlük’te, kendi sosyal medya hesaplarında yazınca dert değil. Ama bu kafayla Cumhurbaşkanı olunca…

Mesele sadece kendilerini evlad-ı fatihan olarak gören zavallıların sebep olduğu bir mesele değil. Karşısındakilerin onlardan bir farkı yok. Hâlâ toprak reformu yapacaklar, sendikaları güçlendirecekler, zenginlerin vergi dilimlerini yükseltecekler, kaynakları kamu sermayeli sanayi tesislerine yatırdıklarında… Ha, bir de laikliği korumak adına başörtülüleri sürecekler elbette… Laiklik olmadan olmaz.

Bence de olmaz. Da… Laiklik ne? Nasıl olacak? Neyse uzatmayayım…

Mesele, zırcahil, basamakları çıkarken öğrenmesi gerekenleri öğrenemeden tepeye çıkmış, herhangi bir basit problemin nasıl çözüleceğinden bihaber, yine de her şey kendisine sorulsun isteyen bir garip güruhun ta tepede çöreklenmiş olması. Buna mukabil memleketimin problemi olarak gösterilenler, sosyal medya hesaplarında ileri geri yazışan insanlar. Onları —her birini, her birimizi, teker teker— adam etmeden adam olmayacağımıza iman etmiş haldeyiz her birimiz.

Hal şöyle yani: “Ah ulan bana verecekler ki Valbuena’yı şurada oynatacağım” diyen biri Fenerbahçe’nin başına getirilmiş, bir benzeri Galatasaray’ın, bir başka benzeri Beşiktaş’ın… Eh, herkes aynı derecede cahil olduğundan, bir biçimde bir puan cetveli oluşuyor. Ama sonra Avrupa’ya çıkıyorsun, dandik takımlara kepaze olup geliyorsun. İçeride her biri asırlık çınarlar, dünyaya meydan okuyan devler. Dışarı çıkınca beliriyor sıkletin. Bize “taraftarları eğitmemiz lazım” deniyor, biz de öyle diyoruz.

Siyasette futboldaki gibi bir mukayese şansı yok.

Yoksa var mı?

Paran bütün paralara karşı değer kaybediyor, Suriye’de madara oluyorsun, gençlerin akın akın başka ülkelere kaçıyor, kaçamayanlar kaçma hayali kuruyor, filan.

***

Gerçek hayatta yukarı çıktıkça hava soğur. Örgütsel olarak yukarı çıktıkça ısınır. En tepeye çıktığınızda, oraya nasıl çıkmış olursanız olun, çok sıcak, dayanılmayacak kadar sıcak bir havayla karşılaşırsınız. Demir olsa eriyeceği kadar sıcak, her şeyin akışkan olduğu bir havayla… Aşağıda, oda sıcaklığında çelik, birbirinden belirgin sınırlarla ayrılmış kompartımanlar ihtiva eden martenzit bir örgütlemeye sahiptir.

Ama yukarıda? Troçki ile Stalin birbirine girmişse söz temsili… Sıcak. Çok sıcak. Her şey akışkan.

Lenin iseniz, esasen derdiniz kendi kariyer planınızdan ibaret olduğu halde, dünya sosyalizminin gerçekleşme imkânları hakkında bir manifesto yazarsınız, Troçki’den kurtulursunuz mesela. Meydan Stalin’e kaldığında, onun hakkından gelemeyecek kadar hastasınızdır artık. Yegâne derdiniz, Stalin’in sizin hatıranıza iyi davranmasıdır. Yoksa —sağlığınız iyi olsa— bu defa da Stalin’den kurtulmak için bir başka manifesto, Leninizm’e bir başka ilave lazım gelecektir.

Filan.

Eğer yukarıya adım adım, dövüşe dövüşe gelmişseniz, sıcağa da, akışkanlığa da talimlisinizdir. Dolayısıyla Merkel’le, Putin’le, Trump’la, Esad’la aşık atarken memleketin imkanlarını ve istikbalini heder etmeden de kendi kariyerinizi koruyabilirsiniz.

Aksi halde?

İçeride rakip olmadığı için kendinizi asrın lideri olarak pazarlayabilirsiniz ama kurduğunuz düzen, orada bir Alman gazeteci şunu yazınca, burada bir delikanlı sosyal medyada bunu deyince, filanca mizahçı bir karikatür çizince, kadınlar gece yürüyüşü yapmaya kalkınca… Havadan nem kapar yani, her şartta zatürree olur.