31 Mart’ta Dünya Derbisi

Diyelim mahallenin delikanlıları olarak her hafta toplanıp, halı sahada futbol oynuyorsunuz. İyi de oynuyorsunuz. Herkesin takımında görmek istediği birkaç kişiden birisiniz. Maç sırasında işler yolunda gitmeyince, sahip olduğunuz manevi otoriteye yaslanarak, sağa sola direktifler yolluyorsunuz —“o kadar geri yaslanma, sen de yanındakine pas ver” filan türünden.

Kendinizi futbol âlimi olarak görmek için lazım şartların hepsi ikmal olmuştur, sizi temin ederim. Hafta sonu Fenerbahçe’nin hangi kadroyla çıkması ve Valbuena’nın nerede oynaması gerektiği konularında Ersun Yanal’ın size danışmaması ayıp değilse, Fenerbahçe açısından bir kayıptır en azından.

Kim bilebilir ki, belki de sahiden Ersun Yanal’dan daha başarılı olacaksınızdır, eğer o mevkide olsanız —bu ettiğim lafta bir kinaye yok, sahiden de kimse bilemez. Bilmenin bir tek yolu var, o da o koltuğa oturacak, hayal ettiğiniz işleri işleyeceksiniz ve… Oyuna bakacağız, skorlara bakacağız. Eh, kimse size yılda birkaç milyon Euro verip böyle bir deneye teşebbüs etmez. Netice itibariyle memleketin hemen her mahallesinde sizin gibi en az bir kişi var, hangi birinizi deneyeceğiz!

Deneyemediğimiz sürece, siz —ve her mahalledeki, her kahvehanedeki muadillerinizin her biri— “ben olsam var ya” demenin konforunu sürdürebilirsiniz. “Çekeceksin Valbuena’yı geriye, topu aldığında bütün sahayı görebileceği bir yere, önüne de koyacaksın Ekici’yi” filan gibi akla ziyan dizilişler bile hayal edebilirsiniz ve… Bir beis yok. Denemedikçe bilemeyiz, çalışıyor mu, çalışmıyor mu. Ersun Yanal bir işitse sizi ve denese? Başarısız olsa? Orta saha kevgir gibi olduğu için rakip topu aldığında elini kolunu sallaya sallaya Volkan’la karşı karşıya kalsa?

Yine bir beis yok. Yanal doğru fikri yanlış uyguladı. Hasan Ali’yi şöyle yapacaktı, Isla’nın önüne Dirar’ı koyacaktı, top rakibe geçtiğinde de Ekici şurada pozisyon alacaktı ki… Filan.

Hayat, öyle kahvehane köşelerinde konuşulup düşünülenlerle gerçekleşmiyor. Yapılanlarla gerçekleşiyor. “Ah ben olacaktım var ya, vergi oranlarını şöyle düzenler, tarıma şu kadar destek verir, eşitsizliği şöyle yener, yoksulluğun hakkından böyle gelirdim” filanlar için de aynı.

Neyse, şimdilik futbola dönelim.

Fenerbahçe’nin başına sizi getirmediler, getirmeyecekler. Her kahvehanedeki muadillerinizden farklı olarak, hevesli ve inatçısınız diyelim. Gittiniz Karagümrük’ün başına geçtiniz. Beş maç üst üste kazandınız. Altıncı maç?

“Futbolda işleri karıştıran rakip takımın mevcudiyetidir” demişmiş Sartre. Sizin karşınızda da birileri var. Onlar da ileride Fenerbahçe’yi filan çalıştırmayı hayal ediyor olabilir. Onlar da kafa yoruyor. Beş maçınızı değilse de son iki maçınızı analiz etmiş olabilirler. Oyun planınızın yumuşak karnını o değilse bu, mutlaka biri keşfedecek. Futbol sadece maçtan maça rakibe göre yapılan bir oyun planından ibaret değil. Futbolcuların fizik yeterliliklerinden psikolojik dalgalanmalarına kadar bir yığın faktörün yönetilmesi işi. Beş maç üst üste kazanan kadronuzda güven ve ego patlaması yaşanırken, bir türlü kadroya giremeyenlerde de dehşetli bir yılgınlık ve umursamazlık başladı. Filan.

Bu arada yönetim futbolculara taahhütlerini yerine getirmediyse… Başınız oradan da dertte. İlaveten, ayağını kaydırdığınız eski hoca da işsiz kaldı. Ne yapsın istiyorsunuz, evine gidip boş boş otursun ve sizin performansınızı hayranlıkla izlesin mi? Yapmaz. Siz de yapmamıştınız. Kulis yapmış, filanca futbolcuya “bu maçı kaybederseniz ben geleceğim, seni yıldız yapacağım” filan demiştiniz.

Yani?

Futbolda rakip takımın mevcudiyeti işleri karıştırır. Ama işleri karıştıran sadece rakip takım değil, bir yığın faktör işleri karıştırır. Yönetim, taraftar, medya, kendi oyuncularınız, kendi oyuncularınızın arasındaki dengeler, hakem…

Diyelim akıllı birisiniz. Daha önce hiç hesaba katmadığınız, hesaba katılması gerektiğini aklınıza bile getirmediğiniz bu faktörleri gördükçe öğrendiniz. Bu arada Karagümrük’ten İstanbulspor’a geçtiniz. Bir önceki sezon yeni çıktığı ligde başarılı bir grafik çizen İstanbulspor şimdi küme düşme potasında. Hoca da istifa etti veya ettirildi. Durum pek ümitvar da görünmüyor, kimse talip değil. Size geldiler. İstanbulspor açısından hızlı bir düşüş ama sizin açınızdan hızlı bir yükseliş… Kabul ettiniz. En kritik maçta, Afyonspor’u deplasmanda yendiniz. Ardından kupada yarıfinal oynayan Ümraniyespor’u da yenip kümede kaldınız.

Bir sonraki sezon için Ümraniyespor’dan teklif aldınız. Gittiniz. Sürekli öğrendiğiniz için, artık kadro planlaması filan gibi hususlarda da titizlenmek gerektiğini, meselenin bir maçı, beş maçı kazanmak olmadığını, sezonun uzun bir maraton olduğunu, sakatlık ve cezalar nedeniyle hiçbir vakit ideal kadronuzu sahaya süremeyeceğinizi, hep alternatifiniz olması gerektiğini filan da biliyorsunuz artık. Doğru transferler yaptınız ve iyi bir kadroyla iyi bir çalışma döneminden sonra sezona başladınız. Mükemmel gidiyorsunuz.

Ve hayaliniz gerçekleşti. Fenerbahçe yeni bir başlangıç yapacak, genç bir yerli hoca arıyorlar. Sizde karar kıldılar.

Buraya kadar her şey iyi gitti.

Burası başka ama. Bütün maçlarınız televizyonda yayınlanıyor. Milyonlarca kişi seyrediyor. Her maçınız türlü istatistiksel metotlarla analiz ediliyor. Her futbolcunuzun her türlü istatistiği rakiplere servis ediliyor. Medya her kararınızı didik didik ediyor. Ettiğiniz her laf, aklınıza bile gelmeyecek yerlere çekiliyor. Her maçınızın öncesinde, devre arasında ve sonrasında Rıdvan konuşuyor ve lafları sokuşturuyor —malum Aykut’un arkadaşı. Bir maç öncesi ettiğiniz bir laf yüzünden yayıncı kuruluş size mesafe koydu. Valbuena da sizin istediğiniz yerde oynamayı sevmiyor, resmen maçları sabote ediyor. İstese ne biçim verimli olur namussuz ama istemiyor. Başkan da zor durumda kaldı, neler vadetmişti taraftara…

Derken Kadıköy’de Galatasaray maçı geldi. Yıllardır, Fenerbahçe’nin ölüsü bile Kadıköy’de Galatasaray’ı yenmiş. Taraftar da sezonun çöpe gitmesini unutacak yine Galatasaray’ı yenerseniz. Galatasaray’ı yenmekle tatmin olacak, sezon sonuna kadar da avunacak.

Yenebilecek misiniz?

Unutmayın, memleketin her mahallesinde, “ulan ben olaydım var ya” diyen on binlerce kişi var. Onlar dert değil de, “şu maçı kaybetsin de ayağını kaydıralım” diye düşünen onlarca deve dişi gibi rakibiniz var. İstediğinizi yapmadığı için birkaç maçtır kestiğiniz Valbuena takımda huzursuzluk yaratıyor bir yandan. Bir türlü gözünüze giremeyen bütün futbolcuları örgütledi. Takım içindeki huzursuzluk diz boyu. Bu arada “beraber geldik, beraber gideriz” deyip duran Başkan da bir tuhaf, “hoca bu maçı alamazsan…” filan demeye başladı. Rakibiniz Galatasaray değil, en azından Galatasaray’dan ibaret değil yani.

***

Eğer buraya kadar tahammül edip okuduysanız, sadece bir futbol maçı öncesinde meselenin ne kadar karmaşık (complex) olabileceğini hissetmiş olmanızı ümit ediyorum. Elbette işleri karmaşıklaştıran bütün faktörlere değinemedim ama sizin kavrayışınıza güveniyorum, hissetmişsinizdir herhalde.

Taraftarın karşısına geçip, bütün merhaleleri anlatıp, işlerin bu hale gelmesinde sizin hiç suçunuz olmadığını göstermeye çalışsanız… Bir manası yok. Taraftar saatlerce sürecek açıklamaları dinleyebilecek durumda değil. Mesele Valbuena’nın nerede oynayacağından ibaret değilmiş, hücum futbolu değilmiş, 4-3-3 yerine 4-1-3-2 de değilmiş, siz anladınız ama… Kime, nasıl anlatacaksınız!

***

Futbolda işler böyle. Gelelim siyasete…

Erdoğan ve avenesi, kahvehane köşelerinde sergilenen “koyacaksın Valbuena’yı geriye, önüne de Ekici’yi” kıvamında akıllarla iktidara geldiler. Öyle Karagümrük’ü çalıştırmak filan gibi merhalelerden geçmeden. “Faiz haram, düşüreceksin faizi, haksız kazancın önüne geçtin miydi, Allah’ın istediğini yapmış olarak Allah’ın da desteğiyle” filan gibi akıllarla…

Müthiş bir şansları vardı, karşılarında da Karagümrük’ü filan çalıştırması gerekmeden, tepeden muhalefet mevkiine oturmuş birileri vardı. “Bütün mesele kapitalizm azizim, zaten tarım üretimi de düşünce… Vuracaksın beline ulusaşırı şirketlerin, toprak reformu da yaparsak, üstüne şu iletişim şirketlerini de devleştirdik miydi” kıvamında, hiçbiri test edilmemiş, test edilmeye kalkıldığı yerlerde iflas etmiş ezberleriyle…

Her gün verilmesi gereken binlerce karar bir yanda, öte yanda o karar noktalarında hangi tercihin yapılması gerektiği hususunda hiçbir faydası olmayan bir yığın kavramsal kambur… Birbiriyle münasebeti olmayan iki ayrı düzlem.

Karagümrüklerde filan test edilerek, öğrenilerek gelindiğinde bile, sıradan Hırvat takımları karşısında felç oluyorsun. Hiçbir testten geçmeden, böyle tepeden inme gelince bir yerlere… Bizim takımın başına gelenlere şaşırmanın bir manası var mı? Domates şu kadar olmuş, patates ithal etmek zorunda kalmışsın ve Tarım Bakanın da ihracat yapan firmanın danışmanıymış, en kahraman Süleyman kadınlara gaz ve plastik mermiyle müdahale etmek zorunda kalmış, yaptığın her şeyi eline yüzüne bulaştırmışsın… Her nasıl dünyaya meydan okuyacaktıysan, bir Kavala, bir başına, senin bütün planlarını altüst etmiş gibi bir hikâye üretmek zorunda kalıyorsun…

Muhalefet de “ulan benim siyasetim işlemedi, seçime siyasetsiz gireyim, ‘bahar, mahar’ bir şeyler geveleyeyim, idare edeyim” derdinde, fazlasını yapamıyor.

Sonra biz, “31 Mart’ta hangi belediyeler el değiştirir, hangileri değiştirirse ne olur” filanlarla… Bildiniz işte, Kadıköy’de bir başka dünya derbisi… Kavga, kıyamet. Ama futbol yok.