İnanmak, İnandırmak

Alper Görmüş, Serbestiyet’teki yazısına “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (ya da aynı manaya gelmek üzere iktidarın) şapka çıkartılacak, sihir gibi bir ustalığı var: Kendisinin inanmadığına dahi destekçilerini inandırabilmek…” diyerek başlamış.

Sihir yok. Ustalık da yok.

Çünkü…

Destekçilerde inanma denebilecek bir hal, dolayısıyla da Erdoğan’da inandırma denebilecek bir marifet yok.

Bu hususta ısrar ediyorum, edeceğim. Çünkü (a) şu alıntıladığım cümleyi yazabilmek için lazım olan kavramlaştırma Alper Görmüş’le sınırlı değil, (b) o cümlenin ima ettiği teşhis, problemi çok münasebetsiz yerlerde aramaya yol açıyor ve dolayısıyla tedavi amacıyla yapılan müdahaleler hastalığı derinleştirip yaygınlaştırıyor.

***

Şöyle başlayalım.

Herhangi bir AKP/Erdoğan destekçisinin, Görmüş’ün “Gezi eylemleri, kendiliğinden gelişen tepkisel bir toplumsal olay değil Türkiye düşmanı küresel güçlerin, yerli işbirlikçilerini kullanarak kotardığı gayri milli bir terör kalkışmasıdır” şeklinde özetlediği teze inandığını neye yaslanarak tespit ediyoruz? Bir insanın boyunu veya kütlesini ölçebiliriz. Göz rengini tespit edebiliriz. Ama mesela sevdiğini, sevmediğini, inandığını, inanmadığını ölçecek, tespit edecek teknolojilerimiz yok.

“Olsun” diye uğraşılıyor, beynin muhtelif bölgelerinin aktiviteleri ile inanmak/inanmamak arasında korelasyon kurmak ve bu korelasyonlardan —başka şeylerin yanı sıra— inanmanın mekanizmasına nüfuz etmek için çaba harcanıyor. Ama bütün bu çabalar henüz son derece ham. Ve zaten AKP/Erdoğan destekçilerinin herhangi biri üzerinde uygulanmış da değil. Eh, Görmüş’ün —ve hepimizin— bu tür teknolojilerin rafine edilmesini beklemeye tahammülümüz yok. Bugün bir karar vermemiz gerekiyor. Karar veriyoruz: AKP/Erdoğan destekçileri, Erdoğan “Beka meselesi var” dediğinde Beka meselesi olduğuna inanıyor, “Gezi bir uluslararası komplodur” dediğinde de Gezi’nin uluslararası bir komplo olduğuna…

Bir karar veriyoruz ve… Verdiğimiz kararın doğru olduğuna kanaat getirmemiz için lazım gelen verileri toplayacağımız yerlere bakıyor, kâfi miktarda veri bulduğumuzda da rahatlıyoruz. Kendimize ve verdiğimiz karara güven seviyesi belirli bir eşiği atladığında yani…

Hepimiz öyle yapıyoruz. Yani önce karar veriyor, sonra da gerçekliği, o verdiğimiz kararı teyit edecek şekilde daraltıyoruz. Hepimiz öyle yapıyoruz ve öyle yapıyor olduğumuzu gösteren — beyin aktivitelerini izlemek dışında—sayısız araştırma var. AKP/Erdoğan seçmeni de öyle yapıyor.

***

Devam etmeden…

Görmüş —veya başkaları, hepimiz— büsbütün temelsiz laflar da etmiyoruz elbette. Bir takım dayanaklarımız var. Mesela AKP/Erdoğan destekçisi olduğunu emniyetle söyleyebileceğimiz birilerinin beyanları. Kendi dilleriyle ikrar ediyorlar, “memleketin bir beka meselesi var” ve/veya “Gezi hadisesi bir uluslararası komplodur” diye… İnanmış olduklarına dair başka delil lazım mı?

Lazım.

Çünkü siz de dâhil hepimiz, esasında hiç de karar vermemiş olduğumuz bir hususta “söyle ama kararın ne” stresi altında kaldığımızda, sanki karar vermişiz gibi beyanda bulunuruz. Normal şartlarda her şey hakkında bir karar vermiş olmamız gerekmiyor —gerekiyor olsaydı hayatta kalmak bile müşkül olurdu. Bir yığın hususta bir kararımız yok. Zorlanırsak bir beyanda bulunuruz. Galip ihtimal, bir beyanda bulunduğumuzda da arkasında dururuz.

Yani?

İnandığımız için beyanda bulunmayız, beyanda bulunmaya zorlandığımızda, beyanımıza inanırız —en azından beyanımıza inanma ihtimalimiz artar, mezkûr hususta başka türlüsüne inanmamız ihtimali azalır.

AKP/Erdoğan destekçilerinin Erdoğan tarafından pazarlanan tezlere inandıklarını varsaymamıza yol açan yegâne dayanak, aralarından birilerinin beyanları değil. Aynı zamanda sandığa gittiklerinde Erdoğan’a oy veriyorlar. “Demek ki Erdoğan’a inanıyorlar” diyebilir miyiz? Diyoruz. Böyle demenin ne kadar manasız olduğunu, herkes kendi tecrübesine yaslanarak, birkaç saniyede idrak edebilir. Siz de oy veriyorsunuz ve/veya başka tercihlerde bulunuyorsunuz. Oy verdiğiniz partinin, tercih ettiğiniz şeyin bütün unsurlarını tasdik ettiğinizi söyleyebilir misiniz?

Kendiniz için söyleyemeyeceğiniz şeyi AKP/Erdoğan destekçileri için gönül rahatlığıyla, pervasızca söylüyorsunuz. Söylemekle kalmıyor, muazzam bir imanla tekrarlıyorsunuz.

***

Şimdiye kadar şunu göstermeye çalıştım: Elimizde Erdoğan/AKP destekçilerinin Erdoğan’ın “memleketin beka meselesi var” ve/veya “Gezi hadisesi bir uluslararası komplodur” tezlerine inandıklarını söylemek için kâfi delilimiz yok. Kaldı ki meselemiz delil yetersizliğiyle sınırlı da değil. Her birimiz kendi şahsi tecrübesiyle de biliyor olmalı ki, inanmak bir sıfır-bir değişken değil, bir skalası var. İnandığımız bazı şeylerden şüphe etmeye ölsek de razı gelmeyebiliriz ama bazılarını da birkaç küçük aksine delille, rahatlıkla terk edebiliriz.

Sizi temin ederim ki, AKP/Erdoğan destekçileri, Erdoğan’a inanıyor, Erdoğan’ın dediklerine ise inanmıyor. “Erdoğan’ın dediklerine inanmıyor” derken, “onların aksine inanıyor” manasına söylemiyorum. Erdoğan/AKP destekçilerinin Erdoğan’ın dediklerine, yani muhtevaya hassasiyetleri son derece düşük. Bu da, Erdoğan/AKP destekçilerini aşağılamaya karar vermiş olanların zaten bildikleri ve aşağılamalarına destek olarak istihdam ettikleri bir şey.

Ve zurnanın zırt dediği yer de tam burası.

Erdoğan’ın destekçileri Erdoğan’a inanıyor, çünkü Erdoğan’ı, o kendilerini aşağılamak için bahane arayanların canını yakmak, burçlarını yıkmak için bir koçbaşı olarak görüyor.

Bir beka meseleleri var sahiden. Kendilerini sevmeyen, bütün mesaisini kendilerini horlamaya tahsis etmiş birileri var —dünyayı öyle algılıyorlar. Kendi bekalarının memleketin bekasına eşitlenmiş olması iki yönlü avantaj sağlıyor: (a) kendilerini memleket olarak görmenin sağladığı bir gurur var, (b) kendilerini memleket olarak konumlamanın sağladığı bir “biz batarsak sizi de sürükleriz” emniyeti var.

Geziyi uluslararası bir komplo olarak görmeyi kabul etmeleri de, inandıkları Reislerinin çok güçlü, çok kıymetli biri olduğu zannına bir payanda daha sağladığından.

Yıllar önce söyledim ve hâlâ, ısrarla dediğimin arkasındayım. Bahse konu olan kesimlere şerefli bir geri çekilme fırsatı sağlamadan, Erdoğan’ın dediklerinin inanılırlıklarını zayıflatarak siyasi bir mücadele yürütmenin başarı şansı sıfır. Yıllardır direndiğim pozisyona bir ilave olarak, bir süredir, siyaset minderinde yığınlara bir şerefli geri çekilme fırsatı verilebileceğinden de, verilebilse netice alınabileceğinden de şüphe duyar hale geldiğimi tekrarlıyorum. Erdoğan hanidir mücadeleyi siyaset minderinin dışına taşırdı. Taşırmanın önüne geçmek gerekiyordu, geçilemedi. Buradan sonra ne yapılabilir, gerçekten bir fikrim yok.

Ama…

Hani Temel’e idama giderken “diyeceğin bir şey var mı” diye sormuşlar, “bu bana ders olsun” demiş ya, o hesap, yaşadıklarımızdan öğrenebileceğimiz çok şey var. Birincisi, kendimizin ve muhatap olduğumuz bütün öznelerin normal, sıradan insanlar olduğunu idrak etmek olabilir. Kafamızdaki “önce malumat toplayıp sonra karar veren” muhayyel insanlardan kurtulursak, yangından bir kazançla çıkma şansımız bile olabilir.

İnsan, Alper Görmüş’ün —ve kahir ekseriyetimizin— zannettiği gibi işleyen bir şey değil. Hiçbirimiz değiliz. “Ama biz farklıyız, Erdoğan’ın yalanlarına inanmıyoruz” demenin manası yok. Tastamam Erdoğan’ın yalanları gibi olan bir yığın yalana inanmış gibi davranıyoruz. Yani birileri, bizim Erdoğan destekçileri hakkındaki akıl yürütmelerimizi bize tatbik ederse, ne kadar salakça şeylere inandığımız neticesine varabilir. Mesela “Erdoğan’ın destekçilerini inandırma kabiliyeti olduğu” gibi bir şeye…