Yeni Paradigmanın Evrensel Öznesi

The Economist, iki hafta önceki sayısının kapağına Yeni Binyılın Sosyalizmini (The Rise of Millenial Socialism) taşımıştı. Ortalığın ne kadar karışık olduğunu görmeye çok yardımcı olacak bir yığın veri var dosyada.

Zaten bilip durduğumuz şeyler hemen hepsi. Bir tanesi de, Avrupa ve ABD solunun merkeze doğru kayıp üçüncü yol paketiyle piyasaya sürülmesini müteakip, en tepedeki yüzde birin gelirlerdeki hissesinin serencamı. 60’ların ortasından itibaren ağır ağır da olsa düşmeye başlayan oran —ABD’de yüzde on civarına düştüğü— 70’lerin ortasından itibaren yeniden yükselmeye başlıyor.

Sonrası?

Şimdilerde yüzde yirmilere tırmanmış ABD’de en tepedeki yüzde birin hissesi.

Vahim mi? Dahası var. Bu hissenin yarısı —yani toplamın yüzde onu— en tepedeki binde birin ellerinde toplanmış.

Yani?

En tepedeki yüzde birin arasında dehşet verici bir gelir adaletsizliği var. Yüzde birin onda biri, hisselerin yarısına el koymuş. Yüzde birin en altında kalanların hali için üzülebilirsiniz yani.

Esasen o binde birin gelir dağılımı analiz edildiğinde de benzer bir durum ortaya çıkıyor. Thurow 1996’da The Future of Capitalism’de, ağırbaşlı bir biçimde ortaya koymuştu eğilimi. Daha yakınlarda Piketty daha gürültücü bir biçimde durumu teşhir etti. Geçenlerde bir yerlerde birisi, en zengin on altı kişinin servetinin, bilmem kaç milyar kişinin servetlerinin toplamına denk olduğunu söylemişti.

Bu hal bize ne diyor?

Bana kalırsa, her zamankinden daha eşit bir dünyada yaşıyor olduğumuzu söylüyor. Demek ki, en tepedeki binde bire kıyasla, geriye kalanlar, aramızda, pekâlâ birbirimize denk sayılabiliriz. Şaka gibi mi geliyor size? Değil. Ciddiyim. Eşitlik/eşitsizlik dediğiniz şey, izafi bir şey. En tepedeki yüzde birin en altında kalanlar ile en alttaki yüzde yirminin en üstünde olanlar arasındaki fark, görünen o ki, en tepedeki birkaç bin kişi ile aramızdaki farkın yanında devede kulak.

İyi bir şey…

The Economist’in Yeni Binyılın Sosyalizmi dediği ve kafa karışıklığı olarak gördüğü, kafa karıştırıcı biçimde sunduğu hali, bence, geleneksel eşitsizlik ölçülerini manasızlaştıran bu tespitin ışığında, rahatlıkla anlaşılır hale getirebiliriz. Yeni Sosyalizm olarak adlandırılabilir mi bilemem ama kafa karışıklığına yol açan husus, yani eğilimlerin çeşitliliği, bana kalırsa o kadar da kafa karıştırıcı değil. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin herkes tarafından ve daha yüksek kalitede erişilebilir olmasından en alttakilere transfer imkânı sağlayacak vergi politikası taleplerine, çevreye duyarlılıktan bürokrasi karşıtlığına kadar hemen her şey, The Economist’in durmadan vurguladığı gibi, yeni zuhur eden bir öznenin karakteristik özelliklerinden ve sosyopolitik çevrenin yukarıda özetlendiği istikamette değişmiş olmasından kaynaklanıyor.

Yeni zuhur eden özne, en yaşlıları Berlin Duvarı yıkıldığında henüz bebek olan ve şimdilerde otuzlu yaşlarının başında veya daha genç olan kesim. Bu kesim, ağırlıklı olarak, kafayı en tepedeki binde bire takmıyor. Eh, o binde biri hesap dışına çıkarınca da, zaten yeterince varlıklı olduğunu idrak etmiş durumda. Öte yandan —The Economist’in işaret ettiği gibi— mevcut özgürlüklerin korunması gibi bir öncelikleri yok, çünkü özgürlüklerinin şu veya bu politik atmosfer tarafından tehdit edilebilir olduğu hakkında birinci elden bir tecrübeleri yok. Mevcut özgürlüklerin korunmasından çok, özgürlüklerin genişletilmesi talepleri var. Maddi zenginliğin yeniden dağıtılması süreçlerine dair itirazları, özünde, özgürlüklerin genişletilmesi, herkes için genişletilmesi taleplerinin bir türevinden ibaret.

Özgürlüklerin herkes için genişletilmesi süreçlerinde adem-i merkeziyetçi bir talepleri olmaması dikkat çekici. Öyle anlaşılıyor ki kudretin lokalize edildiği durumlarda bürokrasinin daha kolaylıkla satın alınabilmesi rahatsızlık yaratıyor. Netice olarak bizim çağımızda müteahhitler lobisi veya silah tüccarları lobisi, merkezileşmiş siyaseti yönlendirme kabiliyetine sahipti/sahip. Günümüzün tepedeki binde biri ise, ne lobileşme ve ne de siyaseti yönlendirme konularında pek hevesli değil. Dolayısıyla onların altında kalan geleneksel kudret sahipleri, güç eğer parçalanıp lokalize olursa, eski alışkanlıklarını daha kolaylıkla sürdürebiliyorlar.

Eh, bizim de pek aşina olmadığımız şeylerden söz etmiyoruz. Mahalli seçimleri belirli kesimlerin ahaliden çok daha fazla önemsiyor olması da sebepsiz değil zaten.

Ama…

Ben yine de kendi pozisyonumda ısrarlıyım. Mevcut açmaz, sıradan insanların siyasete katılımının aşırı zorlaşmış olmasından, siyasi mekanizmaların başka bir dünyaya ait olmasından kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla, benim katılamadığım ve dolayısıyla denetleyemediğim siyasetin merkezileşmesinden bir rahmet ümit edilmesi anlaşılır bir şey. Ama çözüm değil. Çözüm, bana kalırsa, daha geniş yığınların siyasete katılabilmesini sağlayacak siyasi mekanizmaların kurulmasını ve paralel olarak da kudretin parçalanmasını sağlamakta…

Mevcut bütün talepler, birbirleri ile ne kadar alakasız görünürse görünsün, zuhur eden yeni öznenin kimlik özelliklerine ve içinde nefes aldıkları dünyanın nevzuhur açmazlarına uygun. Hemen hepsi aynı genetik koda sahip diyebiliriz yani —aynı koda sahip hücrelerin farklılaşarak bambaşka fonksiyonları üstlenecek, farklı özelliklere sahip hücreler olması gibi… Bana kalırsa sadece kudretin parçalanması konusunda ısrarcı olunmaması bir eksiklik.