Üreticiden Tüketiciye

“Her şeyi gördük” deyip duruyorum ama pazar ve market fiyatlarına tepeden, bu kadar aleni müdahaleyi görmemiştim/görmemiştik.

Fiyatlar yüksek mi? Yüksek. Uzun süredir görmediğimiz bir hızla, gemlerinden boşanmış gibi yükseliyor mu? Yükseliyor. Daha önce başka iktidarlar döneminde de benzer yükselişler vuku buldu mu? Buldu. O iktidarlar da fiyatlardaki tırmanmadan mustarip oldular mı? Oldular. Ama böyle marketlerde zabıta dolaştırıp, “bunun fiyatını neden bu kadar yükselttiniz” diye hesap sormak filan kimsenin aklına gelmediydi. Eh, zaten bu fikrin (!) geldiği yer her neresiyle oraya “akıl” demek de müşkül.  

Yakında “fiyatları yükselterek seçim öncesinde iktidarı zor duruma düşürmeye çalışan uluslararası şeytanlar” türünden bir kodlama gelir —eğer şimdiye kadar gelmediyse. Malum, işbu çete her bir şeyi dosdoğru yapıyorlar da, bir şeyler yolunda gitmiyorsa, mutlaka bunlara komplo kuran özneler yüzünden. (Gerçi Yüksek Hızlı Tren yolunda gittiğinden işler yolunda gitmediydi, o da ayrı.)

Derdim malum çetenin fikri ve zikri değil. Şu fiyatlar meselesi üzerinden, kendi mevzularıma bir ışık düşürmeye çalışayım.

Herhangi bir ürünün üreticisinden tüketicisine en kısa yoldan ulaşması, teorik olarak bakıldığında, tüketici lehine bir fiyat oluşmasına —yani fiyatın düşük kalmasına— yol açar. Dolayısıyla da, herkes tüketici olduğundan, hemen bütün siyasetçiler —yani markete girip “indirin lan fiyatları” demeyi akıl edemeyen siyasetçiler— ve de herkesin menfaatini herkes adına koruyup kollamakla kendilerini mükellef addeden yekûn mikro-iktisatçılar, mezkûr en kısa yolu aramak ve/veya inşa etmekle meşgul oldular.

Akşam’da yazarken bir yazıda şöyle demiştim:

“Japon Bahçelerinin olmazsa olmazlarından biri yatsuhashi imiş. ‘Yani neymiş’ diyeceksiniz. Zikzak köprülermiş. Yatsuhashiler hakkında rivayet muhtelif. 11. Yüzyıl’a ait bir masaldan esinlenerek bahçelerde kendilerine yer buldukları da söyleniyor. Güya kötü ruhlar dümdüz gidermiş de, eğer bu zikzak köprülerden geçerseniz sizi takip edemezlermiş.

“Biz nasıl biliriz? İki nokta arasında doğru tektir. Öyle sağa sola sapmadan, oyalanmadan, dosdoğru hedefe yönelmek gerekir. Mesela üretici ile tüketici arasındaki mesafeyi kısaltmak, her ürünü doğrudan tüketiciye ulaştırmak faydalıdır. Ve saire.”

Hepimiz tüketiciyiz ve ürün en kısa yoldan bize ulaşırsa…

Sadece düşündüğünüz, yani sadece biricik aracının kâr etmesi sayesinde fiyatların düşmesi gerçekleşmez. Kötü ruhlar işin içine dâhil olur ve en azından iki başka şey daha gerçekleşir: (a) Aracıların sayısı azalınca, daha önce filanca adım ile falanca adım arasında aracılık yapıyordu olanlar işsiz kalır. Mesela mahalledeki bakkalınız. Dolayısıyla gelir dağılımı bozulur. (b) Sistem merkezileşir ve siz merkezi bir kudretin keyfine mahkûm olursunuz.

Pratik olarak olan şeyi, teorik olarak da temellendirebiliriz yani. Patlıcan tarladan evinize kırk adımda, yani kırk aracıyla gelse, mesela patlıcan satın almak için en azından üç-beş seçeneğiniz olur. Arada kırk kişi kâr elde edeceği için, patlıcan fiyatları yüksek olur. Ama o aracılar da sistemden gelir elde edebilir hale geldiklerinden, onlar da tüketici olur. Talep de şimdikinden daha yüksek olarak oluşur. Üretim artar. Artan üretim, ekonomik ölçekler sebebiyle maliyetleri düşürür.

Şimdi olan ne? Üç-beş market zinciri, perakendecilik alanında inşa ettikleri aşırı kudret yoğunlaşması marifetiyle, üreticileri, ürünlerini ölü eşek pahasına satmaya zorlayabiliyorlar. Üretici iseniz ve mezkûr market zincirlerinin raflarında yer alamıyorsanız, ürününüzü tüketiciye ulaştırma şanısınız neredeyse yok. Dolayısıyla da onlar ne verirse razı gelmek zorunda kalıyorsunuz. Onların lütfettiği kâr marjlarıyla da çarkınızı döndüremez duruma düşüyor, batıyorsunuz. Üretim düşüyor. Yani arz düşüyor. Arzın düşmesi de fiyatları yükseltiyor.

***

Yapılan bir işin kastedilen neyse sadece onu gerçekleştirdiği, başka hiçbir şeyi etkilemediği, değiştirmediği bir dünyada yaşıyor olsaydık, bu Aydınlanma akılları fevkalade başarılı olacaklardı. Ama öyle olmuyor işte, siz üretici ile tüketici arasındaki aracıların sayısını azalttığınızda, sizin hiç kastetmediğiniz şeyler de oluyor.

Olmasın istiyorsanız?

Faşizm.

İster İslamcı faşizm, ister milliyetçi/devletçi faşizm, ister sosyalist faşizm ama ille de faşizm. Menü zengin gibi görünüyor ama —gördüğünüz gibi— çok da zengin değil. İster Erdoğan’ın, ister Maduro’nun veya ister Putin’in vaziyet ettiği ülkede yaşıyor olun, neticede aynı şeye mahkûmsunuz.