Bu Başka

Gazete Duvar’da İrfan Aktan, Fransa’daki “sarı yelekliler isyanı” hakkında bir söyleşi yapmış (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/02/alican-tayla-sari-yeleklilerinki-hor-gorulmeye-isyan/). Söyleşinin tamamı “öğretici”.

Söyleşinin bir yerinde öğreniyoruz ki, Fransa’da “zor sorulara kolay yanıt üretenler” diye bir deyim kullanılırmış. Deyimi bilmiyordum. Öğrenince, “acaba” dedim, “Türkiye’de zor sorulara kolayından cevap verme hali de Fransa’dan mı ithal”. Kim bilir, belki de özgürlük, eşitlik, kardeşlik fikirleriyle aynı paketin içinde gelmiştir.

Karşı karşıya kaldığımız soru zor bir soru mu? Dünyanın dört bir yanında yükseliyor olan ve “sağ popülizm” adıyla anılan karın ağrısından söz ediyorum.

Eh, en azından yeni, kendisiyle söyleşi yapılan Alican Tayla’nın da sıklıkla işaret etmek zorunda kaldığı gibi. Yeni olduğu için de, daha önceki cevaplardan kopya çekme şansımız yok. Dolayısıyla “orijinal”liğinden kaynaklanan bir zorluğu var sorunun.

Ama belki de o kadar zor değildir. Onu zorlaştırıyor olan biz olabiliriz.

Şöyle ki…

Biz “sınıf” diye bir şey biliyoruz. Karşılaştığımız soruya cevap verirken de, elimizdeki verileri “sınıflı formül”ün uygun değişkenlerine atamaya çalışıyoruz. E ama bildiğimiz “sınıflar” günümüzün toplumlarını —ne Türkiye’yi, ne ABD’yi ve ne de Fransa’yı— “açıklamıyor”. O halde şuraya “en alttakilerin altı”, buraya “prekarya” ekleriz, filan. Yetmedi. Solu “elitist sol” ve “bir başka sol” diye ikiye ayırırız, elitist solu şuradan isyancıların karşısına çıkarır, aşırı sağı filanca sınıf yerine koyup… Filan.

Kasmasak kendimizi bu kadar! Belki de cevaba sınıf formülüyle ulaşılamıyordur, olamaz mı?

Biz “siyaset siyasi partiler marifetiyle üretilir” diye biliyoruz. Şu siyasi parti şöyle bir reaksiyon gösterse, bu da şunu yapsa… E ama sokağa çıkanlar zaten mevcut partilerin hiçbirine gönüllü olarak oy vermiyor. Ülkenin Cumhurbaşkanı, ilk turda, seçmenlerin sadece beşte birinin oyunu almış, daha ne olsun? Hadi filanca partinin başındaki herif basiretsizmiş, falancanın başındaki şöyle ama… Eğer hiçbiri toplumun yeterince geniş kesimlerinin gönlünü kazanacak, içe sinerek oy verilecek bir performans gösteremiyorsa…

Belki de mesele siyasi parti başkanlarında değildir, günümüzün ihtiyaç duyduğu “siyaset”, 20. Yüzyıl boyunca rafine edilip iş gören siyasi parti örgütlenmesi mantığıyla üretilemiyordur, olamaz mı?

Biz pi sayısı yerine 3,14 yuvarlaması koyar gibi, “maddi şartlar” değişkeninin yerine uzunca bir süre boyunca “kof bir ekonomizm” yaklaşık değerini kullandık. Şimdi de “şuradan alıp sokakta isyan edenlere şu kadar versek” diyoruz, olmuyor. Kendilerine ödeme yapılmasını değil, “görülmeyi” istiyor bu yığınlar. Ne olacaksa görülmekle!

Kardeşim dolmuşa binmiş, eşini ve kendisini kastederek “iki kişi” diye bilet parası uzatmış. Kucağındaki oğlu, buruk bir ifadeyle “ben ne zaman kişi olacağım” diye sormuş. Belki de “kişi olmak”, üstüne ücret ödemeyi bile göze alacak kadar kıymetlidir, olamaz mı? Öyle yukarıdan, “ben sizi çok seviyorum, sizin için kahırlanıyor, sizin belgeselinizi çekiyor, sizin romanınızı yazıyorum” filan küstahlıklarına karşı, “ulan benim kavgamı niye sen yapıyorsun hıyar, sen kendi derdine derman ol” demek istiyordur yığınlar, olamaz mı? Yani sosyolojiyi anlamak için, belki de —Ferruh’un işaret ettiği gibi— psikolojinin kavramlaştırmalarına her zamankinden çok ihtiyacımız vardır. Öyle bir zamandayızdır. Olamaz mı?

***

Şu son “olamaz mı” üzerinde biraz duraklamak istiyorum.

Memleketimde kendisine “solcu” diyenler, hep ve hâlâ, vıcık vıcık “ah sizin için nasıl üzülüyorum” anaç edasındalar. Belki de büyümüştür çocuk. Artık, doğru veya yanlış, kendi kararlarını vermek, kendi başını bağlamak istiyordur. Onun tercihleri, sizin onun için uygun gördüğünüzden çok farklı da olabilir ilaveten. Mesela siz, size çok haklı görünen bir biçimde, onun mühendis, doktor filan olmasını isterken, o DJ olmak istiyor olabilir. Olabilir bakın. Oluyor nitekim. Siz onun probleminin “daha çok para kazanmak” olması “gerektiğinden” emin olabilirsiniz ama onun problemi bambaşka olabilir.

Böyle bakınca, belki de mesele, bir “kuşak çatışmasından” ibarettir. Hep deyip durduğum 35 yaş altı gençlerin farklılığından söz etmiyorum. İçinde o da olabilir ama esasında demek istediğim, anaç, babacan, üreten ve “diğerlerine bakan” şehirlilerin karşısında, bir türlü olgunlaşamamış, “geride bırakılmış” olan kasabalıların “kişi olma” talepleri ırgalıyor olabilir dünyayı. Tarihin nesnesi olmaktan sıkılmış, “biz de diploma aldık, biz de para kazandık, artık kendi başımızı bağlamak istiyoruz” diyor olabilirler. Kendisi himmete muhtaç bir dede olarak “ama sınıf, ama parti, ama sendika, ama ekonomizm” filan diye geveleyip durmakla pek de anlaşılabilir olmayabilir olup biten.

Belki de soru hiç zor değildir de… Biz Psikoloji sınavına, elimizdeki Yönetim Bilimi ders notlarıyla girdiğimizden çuvallıyor olabiliriz.

***

Böyle laflar ettiğime göre “ben cevabı biliyorum” iddiasında olduğum zannedilebilir. Değilim, cevabı bilmiyorum, defalarca söyledim. Ama —kendi akranlarımdan farklı olarak— soruyu biliyorum. En azından bildiğimi zannediyorum.

Sorumuz şöyle bir şey…

Önce biraz altyapı…

Dün dediğim gibi, insanlığın maddi şartları son kırk yılda olağanüstü bir hızla değişti. İçinde yaşayınca değişimin hızı hissedilmiyor olabilir ama sadece bir misal olarak, bilmem kaçıncı defa, televizyondan söz edeyim. Benim kuşağım televizyonsuz evlerde büyüdü. Hayatımıza “aha bu cihaz dünyayı değiştirdi” denen televizyon girdi —ve sahiden komşuluk ilişkilerinden aile örgütlenmesine kadar her şeyi altüst etti. Tekrarlayayım, televizyon hayatlarımıza girdi ve hayatlarımız altüst oldu. Televizyonun bize neler yaptığını anlatmak için ciltler yetmez.

Ve o televizyon, bizim hayatlarımızdan “çıktı”. Şimdi, neredeyse sadece, “ah televizyon bize ne fenalıklar yaptı” diye sızlanan ebeveynlerimiz seyrediyor onu. Çocuklarımız şöyle göz ucuyla bile bakmıyor.

Anlaşılıyor mu?

Zenginlik, sahip olunan para veya mülkle ölçülen bir şey değil. Benim gençliğimde, parasını bastırsan da, sokakta yürürken sevgilinden haber almak mümkün değildi. Haber almak bir “ihtiyaç”tır ve karşılandığında zenginleşmiş olursun. Tuttuğun takımın maçını canlı izleyebiliyorsan, zenginleşmiş olursun. Eskiden yirmi saatte aldığın yolu iki saatte alıyorsan, on sekiz saat kazanmış —veya o yolu göze alma imkânına kavuşmuş— olursun, zenginleşmedir.

Giyim, beslenme, barınma, ulaşım ve saire gibi temel ihtiyaç alanlarında ben gençken yoksul olmak ne manaya geliyordu, şimdi ne manaya geliyor, bir nesilde neler oldu, saymakla bitmez. Ama esasen en belirgin faktör eğitim olabilir. Bir toplumun “tamamını” doyurmak için toplumun dörtte üçü çalışmak zorundaysa, ancak küçük bir azınlık, mesela çağ nüfusunun yüzde ikisi, üçü eğitim görebilir. Her yıl çağ nüfusunun yüzde altmışı, yetmişi üniversite kapısına dayanabiliyorsa, ortada olağanüstü bir zenginleşme vardır. “Ama yoksullar var” diye zırlayıp durmakla gizlenemez bir zenginleşme var. Hiçbirimizin emeği ile açıklanamayacak bir zenginleşme… Sebepsiz zenginleşme…

Yoksulluk var mı? Diz boyu. Hepimiz yoksuluz. Zenginliğin olağanüstü bir hızla arttığı dünyada hepimiz yoksullaştık. Çünkü hepimizin “karşılanamayan ihtiyaçları” arttı. Ne tür ihtiyaçlar? Sokak kedilerine barınak talep ediyorsanız ve bunu sağlayamıyorsanız mesela, yoksulsunuz. Şehir içinde ulaşımda bilmem kaç saat kaybediyorsanız, yoksullaşmışsınız. Çözülen aile bağlarının çözülmeden önce sağladığı bir dizi “faydayı” telafi etmenin alternatif yollarını bulamamışsanız, yoksullaşmışsınız.

Şimdi, şu son maddeden yola çıkarak, sorumuza gelelim.

Daha dün neredeyse bedavaya sahip olduğumuz, bir vakittir artık mal beyanımızda yer almayan, mesela “aile bağlarının sağladığı güvenlik hissi”ni telafi etmek için ne yapacağız? Daha dün ne yaparsak kazanacağımızı, hak edeceğimizi bildiğimiz, kazanmanın kuralları belli olan itibarı, saygıyı bugün kazanmak için ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz. Kurallar ortadan kalktı. Biz gençken geçerli olan kurallar artık değil.

Eski kuralları, eski aile düzenini ihya etmeye mi çalışacağız, yoksa yeni bir dünya mı kuracağız?

Soru, neresinden bakarsanız bakın, bu!

Yani?

Olağanüstü bir hızla değişen maddi şartlar, birbirinden farklı viteslerle yol alan “hayatın sektörleri” arasındaki gerilimleri olağanüstü bir biçimde yükseltti. Öyle bir yerdeyiz ki, burada duramayız. Geriye dönüp —kaybettiklerimizi yeniden kazanmamızı sağlaması ümidiyle— eski düzeni ihya etmeye mi çalışacağız? İleriye hamle yapıp, bir ihtimal üzerinde durulabilir olacağını ümit edeceğimiz bir platforma doğru mu zıplayacağız?

Soru bu?

Cevabını da bilmiyorum.

Genel kategorisine gönderildi