Cumhuriyet’te Ne Oluyor?

Galiba İngiliz gazetelerinden biri, geçenlerde, “ne kadar popülistsiniz” türünden bir test yayınladı. Sorulardan biri, “insanların politik tercihlerine bakarak iyi veya kötü olduklarına karar verir misiniz” gibi bir şeydi. Yani dün görücüye çıkardığım “insanları fikir taşıyıcısı olarak görme” kavramlaştırması benim icadım değil. O testten ilhamla ürettiğim bir şey. Esasen “insanları fikir taşıyıcısından ibaret görme” demem gerekirdi.

Dawkins, yayınlandığında kıyameti koparan ve muhtemelen popülerliğini borçlu olduğu Bencil Gen’in (The Selfish Gene) sonunda, gen kelimesine nazire olarak mem (meme) diye bir kelimeyle adlandırdığı bir kavram teklif etmişti. Genlerin gen havuzundaki popülasyonlarını artırma çabasına benzer biçimde, memler de, insanların zihinlerindeki yaygınlıklarını artırabilmek için birbirleriyle rekabet halindeydi. Bir şarkı, bir marka, bir sembol, bir kelime, bir fikir… Her şey memdi. Böyle bakınca, insan dediğiniz şey, kaçınılmaz olarak bir fikir taşıyıcısıdır. Dolayısıyla insanları bir fikir taşıyıcısı olarak görmekte de bir beis yok. Ama bir fikir taşıyıcısından “ibaret” olarak görmek… O başka bir seviye. Bir derece farkından söz etmiyoruz, bir mahiyet farkı var arada.

Bir şey daha ilave etmemiz gerekiyor. Bartu Soral nam zat “Cumhuriyet’te sadece şunlar yazsın” dediğinde, Cumhuriyet’in her köşesinde her gün aynı manifesto, farklı imzalarla tekrarlansın demiyor. Sınırları çizmiş ve Osman Kavala ve Demirtaş’ı mağdur gösterecek şeyleri dışarıda bırakmış. Aynı gazetede ona itiraz edenlerin “sınırları” yok mu? Olmaz mı? Kısa süre önce “Cumhuriyet’i esas sahiplerine geri vermek” iddiasıyla tantanalı bir operasyon düzenlediler. Muhtelif şeylerin Cumhuriyet’te yazılmasını içlerine sindirememiş olanlar, bugün Bartu Soral’ın yazılarıyla midesi bozulanlar. (Bu ilaveye ilave olarak demeliyim ki, bence de Cumhuriyet’te her isteyen yazmamalı. Mesela benim okumak isteyeceğim kişiler yazmazsa, memnun olurum.)

Ne anlamamız gerekiyor?

Sosyalistlik, milliyetçilik, İslamcılık, Neo-Osmanlıcılık, liberallik, ulusalcılık, Batıcılık ve saire gibi sayısız “ana fikir”ler var. Bunların her birinin sayısız varyantı var ki, mesela Cumhuriyet’te yazanlar, aynı olay hakkında birbirlerinden farklı kelimelerle, farklı yazılar yazabiliyorlar. Cumhuriyet bu ana fikir gruplarından sadece birine angaje olmalı —öyle olması gerektiği hususunda mutabık kalmış olanlar şimdi Cumhuriyet’teler. Ama… Kavala ve Demirtaş hukuksuzlukları hakkında “hassasiyet gösterme”yi fazla bulanlar ve bunu fazla bulmayı “öğürtücü” bulanlar var.

Nereden çıktı bu fay hattı?

Uzaktan bakınca ve ilk bakışta… Sanki “hukukun üstünlüğü”ne bir üst değer muamelesi yapanlar, bir tür “fikirler üstü” değer verenler doluşmuş Cumhuriyet’e de, Bartu Soral bu kovana çomak sokmuş gibi… Cumhuriyet’in köşelerinde hassasiyet sergileyenlerin hiçbiri hakkında suizanda bulunmak istemem. Ama bana kalırsa, mezkûr heyetin hukukun üstünlüğünü öyle “fikirler üstü” görmediklerine dair sayısız gözlem sıralayabiliriz.

Bu durumda da, benim naçiz aklıma üç seçenek geliyor: (a) mezkûr heyet, hukukun mevcut iktidar tarafından tarumar edilişine şahit olunca, geçmişte yaptıklarını ve yaşadıklarını gözden geçirme ihtiyacı hissedip değiştiler, (b) esasen hukuka eskisinden daha çok kıymet biçiyor olmadıkları halde, mevcut iktidar karşısındaki en geniş direniş hattının kurulabilmesi için Kavala ve Demirtaş meselelerine de hassas olmaları gerektiğini varsaydılar ve dolayısıyla da kendi hassasiyetlerini değil, müttefik olarak gördüklerinin hassasiyetlerini kolluyorlar ve (c) hukuk, hukukun üstünlüğü filan gibi mevzuları eskiden de pek önemsemiyorlardı, şimdi de önemsemiyorlar ama kendi “mahallerinde” birden moda olan “politik doğruluk” icabı “tutum” —fikir değil, sadece tutum— değiştirdiler.

İkinci şıkkı geçiyorum. Eğer böyle bir “gerçekçi”lik sergileyecek kadar mesafe kat etmişlerse, hayranlıktan dilim tutulur. Hepsinin ellerini sevgi ve saygıyla öperim. Ama diğer iki şıkkı ayrı ayrı ele alacağım.

Eğer değiştilerse… Bu, ülkenin ve hatta dünyanın istikbali açısından son derece mühim bir şey demektir.

Açayım.

Bir vakittir şehirli/kasabalı ayrımının üzerinde tepinip duruyorum. Defalarca dedim ki, memlekete has zannettiğim bir fay hattı, meğerse bütün dünyayı ırgalıyormuş ve Trump’ın seçildiği seçimler sayesinde öğrendim bunu. ABD’de yaşananların ardından yapılan onca tartışmanın tortusu olarak, öyle görünüyor ki, “geride bırakılanlar” (left behind) kavramı öne çıkıyor. Hemen bütün toplumlar, “iktisadi, sosyal, kültürel ve siyasal olarak yaşanan değişimde rol oynayan, o değişimden beslenen, o değişimden haz duyan kesimler” ve “diğerleri, geride terk edilmiş olanlar” olarak ikiye ayrılmış durumda. Dünyanın/toplumlarının, kendilerinin şimdi bulundukları yer istikametinde yol aldığından şüphe duymayan ve herkesin onların yanına “kendi kendilerine” geleceğini varsayan “bir” kesim, dünyanın dört bir yanında, kendi varsayımlarının kof olduğunu arka arkaya keşfediyor.

Herkesin kendince anlamaya ve çözmeye çalıştığı probleme burada şıp diye bir reçete yazmaya kalkmayacak kadar aklım başımda hâlâ —ne kadar daha öyle kalacak, bir fikrim yok. Ama öyle görünüyor ki, dişlerine kan değmiş kasabalıları kasabalı olarak bırakarak şehirlerde hayat sürdürmek pek mümkün olmayacak. Gelip ısıracaklar. Dolayısıyla, kan kokusuyla kabarmış iştahlarını tatmin etmekten başka pek bir motivasyonu yokmuş gibi görünen kalabalıkları, şehirleri ve şehirlileri ısırmadan tatmin edecek bir şeyler bulunması gerekiyor. Ve acıklı olanı şu ki, bulunması gerekeni şehirlilerin bulması gerekiyor.

Bu bir paylaşım meselesi değil. Öncesinde bir paylaşım meselesiydi. Diyelim ki Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş şampiyonlukları aralarında paylaşıyorlardı ve diğerleri de onların lokomotif olduğu trenin vagonlarında, kendi paylarına düşeni alıyorlardı. Şimdi, vagondakiler, ligi iptal etmeden tatmin olmayacak hale geldiler. Pay istemiyorlar çünkü almaları mümkün değil. Çünkü futbol oynamayı bilmiyorlar ve pek “bilgili” sayılmasalar da, futbol oynayamayacaklarını bilecek kadar kafaları çalışıyor. Onlar kazanırsa, geride “paylaşılacak” bir şey kalmayacak. Zaten de öyle bir dertleri yok. Dolayısıyla “bırakın biz şurada oynayalım, size de en kral locaları ayıralım” gibi çözümler “feasible” görünmüyor.

Neyse… Çözüm nerede, bilmiyorum ama “nerede değil” biliyorum. Şehirlilerin kendi ham hayallerini, esasen herkesin onların oynadığı oyunu oynamak istediği ve önünde sonunda onların oynadığı sahaya gelip oynayacakları varsayımını terk edip, dünyaya yeni gözlerle bakmaları gerekiyor. Cumhuriyet’te yaşanan yangın, hemen herkesin benzer bir stresi hissedip şahsi reaksiyonlarını geliştirdiklerinin bir işareti midir? Eğer öyleyse, bir ümit ışığı var demektir.

Politik doğruluk meselesi, bence, birden çok yazıyı bir başına hak ediyor. Hakkından gelebileceğimi hissedersem, yazarım.

Genel kategorisine gönderildi