Alman İşi

Aydınlanma aklı diyegeldiğim şeyi bir tek cümleyle özetlemek zorunda kalsam, “saatin örgütlenmesine tapınmak, âlemi bir saat gibi düzenlemeyi hayal etmek” derdim.

Saat gibi… Clockwork

Saat, öyle görünüyor ki, bir dönemin insanlarını büyülemiş. Newton birkaç denklem vasıtasıyla “insanların kusurlu yeryüzü ve meleklerin kusursuz gökyüzü”nün aynı kurallara tabi olduğunu gösterdiğinde, “aha işte saat gibi işliyor” demişler. Âlemin işleyişine iltifat etmek için kullandıkları tabir bu, clockwork. Saat denen şeye ne yücelikler atfettiklerini, saatin “düzen”i karşısında nasıl gözlerinin kamaştığını anlayın artık.

Ama şimdi bulamadığım kitabın birinde, saatin Avrupa’da âlemin bile metaforu olarak kullanıldığı dönemin o kadar da uzun sürmediği iddia ediliyordu. En azından Britanya’da… Yanlış hatırlamıyorsam ta 18. Yüzyılın ilk yarısı gibi erken bir tarihte, Britanyalıların saat hakkında “german thing” diye düşündükleri iddia ediliyordu.

German?

Küçük harfle yazılmış german kelimesinin işaret ettiği farklı bir kavram var mı, bilmiyorum —aradım, bulamadım. Britanyalılar saat ile Cermen aklını eşleştirmişlerse, bu benim için sürpriz olmaz. Aydınlanma aklının ve daha sonra onun üzerine inşa edilen modernliğin, bir Britanya-Almanya-Fransa ortak yapımı olduğunu düşündüğümü daha önce söylemiştim. Aha o aklın “saat gibilik / mekanik kusursuzluk” fikri, yeryüzünün ve gökyüzünün kurallarını birleştiren Newton’un ülkesi Britanya’da değil, Alman semaları altında ekilip yetiştirilmişti.

Saat, Aydınlanma aklına göre “kusursuz”dur. Çünkü eksiksiz ve fazlasızdır. Eksiksiz ve fazlasız olmak neden kusursuz olmakla eş anlamlıdır? Onu biz faniler bilemeyiz, Kant’tan, Hegel’den başlayarak, ta Nietzsche’ye kadar, Almanca konuşanlara sormak icap eder.

(Herkesin muhtelif kıyamet senaryoları var. Şöyle bile diyebiliriz, yeryüzünü parsellemiş çetelerin her birinin bir büyük anlatısı var ama onları diğerlerinden ayıran esas husus büyük anlatıları değil, kıyameti hangi cenahtan bekledikleri. Her çetenin kendine has bir kıyamet beklentisi var. Benimki bir çetenin kıyameti değil, ferdi. Almanların yeni bir filozof çıkaracak olmalarından fena halde korkuyorum. İnsanlık bir Alman filozofu daha kaldıramayabilir yani, o derece. Yüz yıldır bu vazifeyi askıya alıp mesailerini önce savaşmaya ve sonra da otomobil üretmeye hasrettikleri için kendimi Almanlara müteşekkir hissediyorum. Bence siz de öyle yapmalısınız.)

Bütün bunlar nereden aklıma geldi?

Geçen gün dedim ki mealen, “kadim bilgelik insanın esas mesaisini kendisini rafine etmeye ayırması gerektiğini vazeder.” Galiba insanın düşünme macerasının neredeyse tamamı bu temanın çeşitlemelerine tahsis edilmiş. Arada Platon’un zırvalıkları, İbn-i Haldun’un Mukaddime’si, Machiavelli’nin Prens’i gibi, “e tamam siz kendinizi rafine etmeye uğraşıyorsunuz da, içinde biçimlendiğiniz toplum —ve tabiatıyla da onun örgütlenmesi— hakkında da biraz düşünmek iktiza eder” diyenler olmuş elbette ama… “Saat gibi toplum” arayışındaki enflasyon, öyle görülüyor ki, Aydınlanma aklıyla birlikte başlıyor. Ve orada da haddini şaşıranların neredeyse tamamı Alman.

(Reformasyon da benzer bir motivasyonun eseri olarak okunabilir. Ve Reformasyonu yapmış olmak da Almanca konuşanlara bu cüreti veriyor olabilir, bilemem.)

***

e-Posta’nın arka kapağına taşımışım, demişim ki… “Aşikâr ki, diğer tanrıların büyük tasarısı bizdik. Biz birer enstrüman olmaktan çok fazla bir şeydik. Bu bize çok büyük mesuliyetler yüklüyordu ve fakat mesuliyetimizin ne olduğunu ve onu nasıl yerine getirebileceğimizi tayin etme hürriyetimiz de vardı. Kaldı ki, daha önceki tanrıların hiçbiri, her birimizi diğerinin aynı, biri diğeri tarafından ikame edilebilir neferler olarak da tarif etmiş değildi. Hâlbuki Weber’in —belirgin bir buruklukla— önlenemez biçimde yaygınlaşa­cağını öne sürdüğü bürokraside, yani modernliğin organizasyon anlayışında, herkes, bir başkası tarafından ikame edilebilirdir. İnsana bağımlı olmak, modern organizasyonlar için, en katlanılmaz haldir. Hatta kendisine bağımlı olunan insanlar için bile.

Bu lafları etmeden birkaç ay önce de “modernliğin siyasi formu, kaçınılmaz olarak faşizmdir” demişim. Eğer saate mükemmeliyet isnat ediyorsanız, neden “saat gibi” bir toplum hayal etmeyesiniz? Eğer “saat gibi” bir toplum hayal ediyorsanız, toplumu o hale getirecek bir “plan”, o planı hayata geçirecek bir “saatçi” lazım gelir. Aha işte faşizm.

Esas meselemiz toplum değil. Olmamalı. Her birimizin esas meselesi, kendisi olmalı. Ve toplum, eğer benim kendi meselemi kendimce çözmekte, kendimi geliştirmekte bana lüzumsuz maniler çıkarıyorsa, “onu geriletmeliyim”. Yani toplumla “işimiz” bununla sınırlı olmalı diye düşünüyorum.

Öncesi var… Şeytanın Avukatı filmini hatırlarsınız. Şeytanın her bir hamlesini boşa çıkardığınızda… Hakem kolunuzu kaldırıp sizi galip ilan ettiğinde… Minderden indiğinizde… Bir platforma inmezsiniz, kendinizi bir başka minderde bulursunuz. Üzerinde peşrev çekerek sizi bekleyen “zinde bir şeytan”… Kadim bilgeliğin, hangi kılığa girmiş olursa olsun, ister tek tanrılı dinler, ister zerdüştlük, ister Uzak Doğu dinleri olarak, hepimize hep hatırlattığı şey buydu. Zafer yok. Aydınlanma aklının vadettiği şey yok yani. Çalışıp, bütün imtihanları geçip, diplomayı alıp… Yan gelip yatacağınız günler gelmeyecek. Huzur kabirde… Hâlbuki saatin dişlilerini bir araya getirip, kapağını kapattığınızda… Artık tıkır tıkır…

İnsanları bir araya getirmek, bir zemberek, bir yay, birkaç dişli, iki elmas parçası filan gibi unsurları bir araya getirmekten farklı. Her örgütlülük, her nasıl teşkil edilmiş olursa olsun, kendisini meydana getiren insanları değiştirir. Her bir kişideki değişim diğerlerini değişmeye zorlar. Bu mütemadi bir süreç. Eğer insanlar değişmiyorlarsa, değişemiyorlarsa, o örgütlülük ölmüş demektir. Modernlik, bu yüzden, sadece faşizan değil, aynı zamanda nekrofildir de… Ve… Bir vakitler bir dergide yazdığım gibi, modern toplumların hemen bütün masallarında, bütün değişkenler kötüdür. Değişmek kötüdür. Neyseniz o! Kıpraşmayın, saat şaşırıyor.

Facebook, Twitter filan… Onları yapanların aklının ucundan bile geçmiyor sizi kontrol etmek, size zarar vermek, sizi kritik düşünmeden uzaklaştırmak filan gibi şeyler. Bir sigara pazarlamacısının beni kanser etmek gibi bir derdi olmadığı gibi… Veya üşüdüğünüz için elektrikli ısıtıcıyı çalıştırdığınızda “şu küresel ısınmayı hızlandırayım da gebersin eşşoğlueşşekler” filan demiyorsunuz ya, başkalarının da şeytani planları yok. Ahlaksız filan da değil kimse.

Esasen şeytan yok. Biz varken şeytana lüzum yok.

***

Dünyada vasıfsız insanlar var. Milyarlarca… Birbirlerine yaslanarak “hayatta kalıyorlar”. Hep vardılar, bundan böyle de var olacaklar. Dünyada başka “düşük vasıflı” insanlar var. Sayıca çok daha azlar —belki birkaç milyon kişi. Onlar hayatta kalmaktan fazlasına talipler. Onlar da hep vardı ve ümit ederim ki hep var olacaklar. Onlar kendilerini “daha vasıflı” yapmaya hevesliler. Eğer sosyal örgütlenme onları ve/veya heveslerini yok edemiyorsa bir şeyler yapıyor, kendilerini “upgrade” ediyorlar. Bu hevesleriyle yapıp ettiklerinin “yan ürünü” olarak, ortaya bir şeyler çıkıyor. Hepimiz nemalanıyoruz.

Aklınıza şimdi, “o halde toplumu öyle örgütleyelim ki o birkaç yüz milyon kişi, şöyle huzur içinde…” filan gibi şeyler gelmiştir. Çünkü Aydınlanma aklı öyle bir şey. Ama hayal ettiğiniz gibi gelişmiyor işler. Siz o “kendi derdine düşmüş” olanların hayatını kolaylaştıracak “düzen”ler kurmaya kalktığınızda, onlar için döşediğinizi düşündüğünüz yollardan, ötekiler geçip profesör oluyorlar. Sonra çeteleşip… Bildiniz işte, onların profesör olmasına mani oluyorlar. Filan.

Huzur yok. Zafer yok. Kıyamet yok. Şeytan yok. Hepsi biziz.

Varsa, sadece mücadele var.

Çok mu Nietzschevari oldu. Kusuruma bakmayın artık, Alman işi işte…

Genel kategorisine gönderildi