Trump’ın Şeyinin Kılı

Ümit Kıvanç, ABD’deki bombalı paketlerin zanlısını cihaz olarak kullanıp günümüzün hassas bir röntgenini çekmiş (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/10/31/trumpta-bir-baba-bulmus-2/). Özetleyebileceğim bir şey değil çünkü zaten ancak bu kadar az kelimeyle aktarılabilir Kıvanç’ın çektiği röntgen. Bence kesinlikle okumalısınız. Yazının sonunu da, herhalde röntgen mütehassısının notu niyetine, “nasıl savuşturacağımızı tam bilemediğimiz bir büyük belayla uğraşmak durumundayız” diye bağlamış.

Babası yerine koyduğu Trump’ın düşmanlarına bombalı paketler gönderen Sayoc’un yerine koyalım kendimizi. Evet, kişisel tarihinde birçoğumuzunkini andırmayan unsurlar var ama o kadar da “az rastlanır” biri değil. Hemen hepimiz, başımıza gelmiş muhtelif şeyleri bahane edip Sayoclaşabilirdirdik. Dolayısıyla o kadar müşkül bir şey talep etmiyorum sizden.

Herhalde “varlıklı” kategorisine girmiyor ama ABD için bile “yoksul” sayılamayacak bir standardı olduğu anlaşılıyor Sayoc’un —dünyada yaşayan insanların milyarlarcasının hayal bile edemeyeceği bir standart. Vatandaşı olduğu ülke itilip kakılan bir ülke değil. İnançları yüzünden başının derde girme ihtimali olmadığı gibi, yaşadığı yerde “azınlık” da değil. Kadın da değil —“erkeklerin dünyası”nda mağduru oynamak için cinsiyet gibi bir kozu da yok yani.

E, daha ne?

Yetmiyormuş demek ki. Sınıf, etnisite, inanç, cinsiyet gibi kalın fırçalarla çizildiğinde, dünya Sayoc’u ıskalıyor. Uzun süredir, çok çok uzun süredir, dünya genelinde değilse de Türkiye özelinde, meseleleri anlamak için işbu kavramların kâfi olmadığını iddia ediyorum. 28 Şubat döneminde sesim yettiği kadar bağırarak iddia ettim. Trump vakası bana, Türkiye’ye ve Türkiye gibi ülkelere has olduğunu zannettiğim şeyin evrensel olduğunu öğretti.

***

Küçükken, akranlarınızla oyun oynamışsınızdır. Akranlarınızın arasında mızıkçı, oyunbozan tipler de mutlaka olmuştur. Ta o zamandan biliyorsunuzdur, oyun oynamak marifet ister. Herkes oyun arkadaşı olamaz. Kendileriyle oynamak istemediğiniz, bazen arkasından kumpas kurarak bazen yüzüne karşı söyleyerek oyuna dâhil etmediğiniz birileriyle mutlaka tanışmışsınızdır.

İşin sayısız boyutu var da, iki hususa dikkat çekmek istiyorum.

Birincisi, arkadaş çevrenizin ne kadar “gelişmiş” olduğunun, arkadaşlarınızın ne kadar vasıflı olduğunun meseleyle alakası yok. Hemen her grupta, “dışarıda bırakılması gereken” birileri olur. Yoksa? Oldurulur. Zincirin en zayıf halkası mutlaka kırılır. Çünkü “oyun” biraz da, “o halkayı bulmak için” oynanır. O halkayı bulana kadar. O halka da, ancak kırılınca bulunmuş olur.

İkincisi, oyun oynamak marifet ister ama oyun oynamak için gereken marifet de ancak oyun oynayarak kazanılır.

Yani?

Bir defa “herkesin kurtuluşu” diye bir şey mümkün değil. Daha doğrusu, herkesin kurtuluşu, herkesin kendisinin de dâhil olabileceği bir oyun bulabileceği durumda ancak mümkün olur. Oyunun bir “oyunlar oyunu” olması durumunda… Bir tek, evrensel, herkesi kucaklayan oyun kurmaya kalkmak, bir tek hikâyenin “herkesin hikâyesi” olması, bir tek andı herkesin tekrarlaması talebiyle hırçınlaşmak… Olsa olsa “kendisini oyunun dışında hissedenler”in artmasına yol açar.

Ve ilaveten… Şu oyunda “dışarıda” kalan, kırılan, kendisini tamir edip bir başka oyuna eklemlenebilir. Çünkü “zayıf halka” olmak özle, kişinin kimliğiyle filan alakalı bir şey değil. Oyun oynamak bilinmez, öğrenilir. Öğreniliyorsa, demek ki, başlangıçta bilinmiyordur.

28 Şubat’tan önce de farkında olduğum ama 28 Şubat döneminde bütün garabetiyle memleketin üzerine “çöken” zihniyet, (a) bir tek meşru oyun olduğu, (b) o oyunda oyuncu olmayı becerebilmiş olanların “doğru insanlar oldukları için” oyunda olduğu, (c) diğerlerinin ya oyunda kalanlara benzemeyi “kendi kendilerine” sağlamakla mesul olduğu veya oyunun dışında kalmaya rıza göstermesi gerektiği, (d) oyunun dışında kalmaya rıza göstermeyen “ötekiler”e karşı zor kullanmanın meşru olduğu şeklinde özetlenebilir. Tamamı, manasız, gerçeklikle hiç alakası olmayan, biyoloji ve sosyolojiden bihaber, Aydınlanma aklından mülhem unsurlardı. Gerçeklikle irtibatı bu kadar kopmuş olan bir zihniyetin başımızı derde sokacağını tahmin etmek müşkül değildi.

Yani mesele dindarlık-laiklik, vatanseverlik-hainlik, ilericilik-gericilik meselesi değildi. Mesele, oyunun oyun değilmiş gibi algılanmasından kaynaklanıyordu. Oyuncuların birbirlerine karşı hamleler yaparak sürdürdükleri bir “oyun” (game) değil de, iyi yetişmiş birilerinin tekstini yazdığı, iyi yetişmiş başkalarının dekorunu tasarladığı, iyi yetişmiş başka birilerinin sahnelediği, kalabalıkların ise “seyirci” olduğu bir “tiyatro” idi 28 Şubatçıların —daha genelde Aydınlanmacıların— dünya tasavvuru. (Elbette daha acıklısı, kendilerinin “iyi yetişmiş” oldukları vehmiyle, alakalı pozisyonların birini değilse öbürünü tutmuş olan zevzeklerin herhangi birinin “iyi yetişmiş”, işinin ehli şeyler de olmamasıydı.)

Dolayısıyla, Kıvanç’ın “nasıl savuşturacağımızı tam bilemediğimiz bir büyük belayla uğraşmak durumundayız” tespiti, esasen, çok uzun süredir cari. Devlet denen aygıtın ahalinin seyredeceği bir “görsel şölen” imal etmekle mükellef olduğu varsayımına yaslanan ve ahalinin çocuklarının —eğer seyirci olmak istemiyorlarsa— ne yapıp edip devlete nüfuz etmelerini gerektiren bir tuhaf oyundu bizimki. Ahalinin çocuklarının devlete nüfuz etme çabası da, daha önce nüfuz etmiş olanları fena halde sinirlendiriyordu ve —tahmin edilebileceği gibi— olanca mesailerini devletin duvarlarını geçirmez kılmaya, kapılarda nöbet tutmaya hasretmişlerdi. Mesele zenginlik değildi. “Kıroyum ama para bende” çıkarmalarının da ispatladığı gibi, mesele zenginleşmekle çözülemiyordu. Paranın kendisinde olmasıyla güya problemi çözmüş olduğu hissini uyandırmaya çalışanlar, görülüyordu ki, esasen, “para bende ama niye itibar görmüyorum” demektelerdi.

Nasıl savuşturacağımızı tam bilemediğimiz bir büyük belayla uğraşmak durumundayız.

Çünkü mesele, benim zannettiğim gibi Türkiye ve Türkiye’yi andıran toplumların meselesi olsaydı, nispeten kolaydı. Türkiye’nin itibarı yükselirse, o artan itibardan hissesine düşenle, herkes tatmin olacaktı. Eğer uluslararası oyunda Türkiye oyuncusunun yapacağı hamlelerde herkes hissedar yapılabilirse —en azından herkese hissedar olduğu hissi verilebilirse— Türkiye’nin itibarını yükseltmekten herkes nemalanabilirdi.

Filan.

Uzun yıllar meseleyi böyle gördüm.

“Post-Trump ABD”, fena halde yanıldığımı gösterdi. Zaten kendi modellememden de işkilliymişim ki, Türkiye’de biriktirdiğim “know-how”dan imal ettiğim şeyi eritip daha evrensel bir kalıba dökmekte müşkülat çekmedim. Şehirliler-kasabalılar tasnifi zaten, diğer modele paralel bir halde, başka problemleri anlamak için, çok önceden yaptığım bir tasnifti.

Sayoc bir kasabalı. Bir tek oyun olduğuna, oyunun “iyiler ve kötüler” diye tasnif edilebilir iki “taraf”ı olduğuna, kötülerin Sayoc’un değerlerine bıkmadan taarruz ettiğine, hilelerle kazandıklarına, kendi tarafının “saf ve temiz” olduğuna, kendisinin “doğru” yerde durduğuna, yanlış yerde duranların ortadan kaldırılmasının meşru olduğuna “inanan” bir kasabalı. Trump’tan önce de öyle inanıyordu besbelli. Trump’ın ona sağladığı şey, “artık seyirci kalmak zorunda değilim, sahneye atlayabilir, oyuncu, hatta kahraman olabilirim” duygusu.

Sayoc’u tanımakta ve anlamakta müşkülat çekmiyoruz, çünkü Erdoğan Sayoc’un Türkiye’deki muadillerinden milletvekilleri, belediye başkanları, bakanlar yaptı, rektörler yapıyor. Yirmi yıla yakın süredir onlarla iç içe yaşıyoruz. Ama Sayocgillerin dünya tasavvurları Trump, Erdoğan filan gibi adamlar tarafından inşa edilmedi. Nur Serter de tıpkı Sayoc gibi bir dünya tasavvuruna sahipti. İyiler ve kötüler diye tasnif edilebilir iki tarafı olan bir tek oyun olduğunu, kendisinin saf ve temiz, “öteki”lerin hain değilse ahmak, o da değilse cahil olduğunu, en birinci vazifesinin sahneyi onlardan korumak, onların sahneyi pisletmesine mani olmak olduğunu varsayan bir zihniyete sahipti. Sayocgiller dünyanın nasıl olduğunu Sertergillerden, Gürüzgillerden, Özdilgillerden öğrendiler.

Yıllar önce bir dergide, Hülya Avşar ve Nazan Öncel mukayesesi üzerinden demiştim ki mealen, “eh, demokrasinin vanaları açılınca, ‘şuraya şu kadar, buraya bu kadar’ diye dağıtım yapamıyorsunuz”. Demokrasi dediğiniz şeyi klasik kavramlaştırmalarla değil de, karar verme kudretinin paylaşımı olarak okuyacak olursanız, evet, demokrasinin vanaları açıldı. Daha önce “sen mızıkçılık yapıyorsun, oynamayacaksın” denenler de medyanın yerini sosyal medyanın almasından, diploma sayısının dramatik bir biçimde artmasından, dolaşımdaki para miktarının dramatik bir biçimde artıp herkesin hızla zenginleşmesinden, sahneyi kendilerine tahsis etmiş olanlar kadar faydalandılar.

Kıvanç demiş oluyor ki, zımnen, “ama biz buna hazır değildik”. Değildik. Hazır olunabilir miydi? Bilmiyorum ama artık dert değil. Esas mesele şu ki, “eski güzel günler”i ihya etmenin artık yolu yok. Sayocgillerin sahneye çıkmasını bahane edip, “gördünüz işte etrafı nasıl pisletiyorlar, şöyle kapsamlı bir mıntıka temizliği şart” deyip, “yukarıdan aşağı” bir çözüm üreterek çözülebilir bir problem değil bu. Aksine, zaten o zihniyet yüzünden ortaya çıkmış bir problem.

Türkiye’de görüldüğü kadarıyla, Sayocgiller, “bu defa biz yapacağız temizliği” diyebiliyorlar. ABD’de de bunu diyebilecek kadar “ileri” gidebilecekler mi, bir fikrim yok. Ama meselenin bir “çözümü” varsa, bünyenin bağışıklık sisteminden gayrı, bir hekimin reçete yazması, bir eczaneden ilacın tedarik edilmesi filan gibi şeylere güvenemeyiz. Demek ki… Bir süre Sayocgillerle “birlikte” yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor.

Ve…

Oyundan ihraç ettiklerimizin kendilerini eklemleyebilecekleri oyunlar kurmalarını ümit etmemiz. Mümkünse öyle oyunların kurulmasında yardımcı olmamız. Ama her şeyden önce, hayatın bizim kuşatıcı olduğunu zannettiğimiz kavramlara sığmadığını, gösterişli bir tiyatro oyununun yaratıcıları ve/veya seyircileri olalım diye dünyaya gelmediğimizi, oyun oynuyor olduğumuzu, daha iyi oynayabilmek için durmaksızın öğrenmek zorunda olduğumuzu idrak etmemiz gerekiyor, bana kalırsa…

Genel kategorisine gönderildi