Sinematografik Bir Ölüm

Türkiye Cumhuriyeti Devleti benzer bir iş işlese —mesela Barcelona Konsolosluğuna müracaat etmek zorunda kalan bir Kürt veya Ermeni muhalifini doğrasa— devletiyle övünmek için bir bahaneye daha sahip olduğunu düşünecek olan müptezeller, Suudi Arabistan’ın İstanbul Mezbahasında sahnelenen vahşet karşısında aniden medenileştiler. Malum, bunların kendilerine, ailelerine, klanlarına, kavimlerine, devletlerine her şey mubah. Muhalifleri ise her şeye müstahak.

Aynı müptezeller, devlet bir muhalifini sessizce, mesela şüpheli bir trafik kazası veya intihar süsü verilmiş bir itmeyle değil de böyle, tiksinti verici bir biçimde ortadan kaldırırsa şehvet duyar, fiili kahramanca bir fiil olarak telakki ederler. Ne kadar mide bulandırıcı, o kadar kahramanca… Üstüne bir de devlet deşifre olursa… Tadından yenmez. Devletlerinin bütün düşmanlarına, bütün muhaliflerine gözdağı verdiğini düşünürler.

Araplar yapınca… Arap işte…

Eh, ciddiye alınacak şeyler değiller. Derdim onlarla değil. Anlamadığım şey, Araplar bu işi neden kaza süsü verilmiş bir biçimde, Konsolosluk görünümlü mezbahanın “dışında”, bir kiralık katile ihale ederek filan yapmadılar da böyle mide bulandırıcı bir biçimde yaptılar? Sahiden yakalanmayacaklarını düşündükleri için mi bu kadar pervasız davrandılar, yoksa…

İşin içinde çok tuhaflık var. Ama görünen o ki, birden çok özne, ortaya “sinematografik bir ölüm” çıksın diye çok çaba harcadı. Bütün bu çaba, Arabistan’ın muhaliflerine gözdağı verme niyetinin tezahürüymüş gibi görünmüyor. Birileri birilerine bir sinyal yollamış gibi. Kendisine sinyal yollanan, sinyali kimin yolladığını ve ne demek istediğini şüphesiz anlamıştır ama biz, en azından ben, kimin, kime, ne demek istediğini hiç anlamadım. Dolayısıyla teyakkuza geçmemizi gerektirecek kadar mühim bir şeyle karşı karşıya olup olmadığımızı kestiremiyorum.

Washington-Riyad-Ankara arasındaki trafik, kendisine mesaj yollanan öznenin ABD ve müttefikleri olduğunu düşündürüyor. Ve ABD’nin “mesajı aldığını”… Pek ürkmüş gibi de görünmüyorlar —kendilerine doğrultulan silahın boş olduğundan emin gibiler. Muhtemelen senaryonun abartı seviyesinin yüksekliği de, mesajı yollayanların gerçekte olduklarından daha ürkütücü görünme çabasından. Bana öyle göründü ama siz yine de bana çok güvenmeyin.

***

Bir de Erdoğan’ın halini çevreleyen sis perdesi var. Hangi safhada, kime, hangi malumatı vereceği daha baştan belirlenmiş gibi görünüyor. Yani tekst hazırlanmış, perde kalkmadan ezberlenmiş gibi… Hatta sanki, mesela bir safhada konsolosun çekip ülkesine döneceği öngörülmemişse, konsolos tarifeli uçak için bilet aldığında, sırf oyunun başlangıçta kurulmuş olan örgüsü aksamasın diye müdahale edilmemiş gibi…

Hal buysa, tekstin müellifi kim? Muradı ne? Özelde Erdoğan’a, genelde Türkiye’ye biçtiği rol ne? Bu rol karşılığı yapılan ödeme ne?

Biz, kendileri benzer bir iş işleseler kostaklanarak, heykellerinin dikilmesini talep edecek, gittikleri yerde “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye karşılanmayı hak görecek zevatın, işi başkaları yapınca, onların vahşiliği üzerinden devşirdikleri haklılığa fazla güvenerek, böyle başrol oyuncusu gibi salındıklarına çok şahit olduk. Sonra, oyun ilerleyince, bahse konu olan sahnenin oyunun ehemmiyetsiz bir sahnesi, o sahnedeki başrol oyuncusunun ise esasen kurban rolündeki bir zavallı olduğunu çok gördük. Umarım yukarıdaki tespitimde haklıyımdır, sinematografik olması için aşırı çaba harcanmış olan işbu cinayet, silahları esasen boş olan kabadayıların karşılıklı efelenmelerindeki manasız bir enstantaneden ibarettir.

Yoksa… Silahlar doluysa… Filmin sonunda vurulanın biz olmamız hiç şaşırtıcı olmaz.

Genel kategorisine gönderildi