Kamplaşma ve Çözümü

Soner Yalçın, Muzaffer Şerif’in bir grup deneyinden söz etmiş (https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/soner-yalcin/aci-bir-deney-2682756/). Neticeyi bağladığı yeri geçiniz, deneyler bana, kendi derdimi ifade etmek için elverişli ipuçları sağlıyor. Deneyleri aslından okumadım, kendisine güvenerek, Soner Yalçın’ın anlatımıyla aktarayım.

“Deneyden haberi olmayan 11 yaşında 22 çocuk seçilir ve bir tatil kampına götürülür. Birbirlerini hiç tanımayan çocuklar iki gruba ayrılır.

“Ve bir süre sonra rekabete dayalı aktiviteler gruplarda “bize karşı onlar” duygusuna yol açar. Çünkü…
Kazanan grup galibiyetini kutlamaya başlar; önce bayraklarını gelip ortaya dikerler. Sonra zafer şarkıları söylerler ve karşı grupla alay ederler!

Mağlup grup, kazanan için “kurnaz”, “hileci”, “sinir bozucu” der. Ardından gizlice bayraklarını parçalar. Keza… Kampta yemek sırasında itişip kalkışmalar başlar; birbirlerini görmeye tahammül edemezler.

“Bu aşamada deneyin ikinci dönemi başlar:

“Gruplar barıştırılacaktır! Ama nasıl?

“Deney yürütücüleri, gruplar arasındaki çatışmayı giderebilmek için aynı ortamda sinema izlemek, piknik yapmak gibi sosyal aktiviteler düzenler. Fakat…

“Tüm bu eğlenceler kavgalara yol açar! Harcanan çabaların hepsi boşa çıkar, gruplar hiçbir şekilde barışmaya yanaşmaz.

Deneyin üçüncü aşaması başlar: Deney yürütücüleri gruplar arasındaki rekabetin herkese zarar vereceği kazara durumlar yaratır! Şöyle:

  • Kampa yemek getiren kamyon çamura saplanıp kalmıştır. Araç ancak tüm çocukların itmesiyle kurtulur!
  • Birileri kampa su getiren boruları tahrip etmiştir. Çocuklar işbirliğiyle sorunu bulup çözerler!
  • Sevdikleri filmi seyredebilmek için tek grubun harçlığı yetmeyince iki grup paralarını birleştirir! Vs.

“Çocuklar, ortak fayda için iki grubun güç ve işbirliği yapmasının şart olduğunu kavrar.
Bunun sonucu şu gerçekleşir:

  • Çok geçmeden kampta kavgalar son bulur.
  • Yemek masalarını birlikte paylaşılmaya başlanır.
  • “En iyi arkadaşını sırala” anketinde karşı gruptaki çocuklar da yer alır.
  • Karşıt gruptaki kimi çocuklar molalarda birbirine sütlü çikolata ısmarlar.

Bu şaşırtıcı değişimin sebebi bellidir; ortak hedefler!

“Muzaffer Şerif ve arkadaşları aynı çalışmayı lise ve üniversite öğrencilerine de yapar; sonuç aynıdır: Ortak amaç ortak çabadan çıkınca ekip arkadaşlarına düşmanlık beslemek zordur.”

Ortak hedef, ortak çaba filan gibi hususları önemsemiyor değilim ama bence burada esas belirleyen şey emektir. Marksist literatürde sermayenin karşısına konan değişkenden söz etmiyorum, bildiğiniz, yalın, katıksız “emek”ten söz ediyorum. İnsanı dönüştüren şeylerin belki de en güçlüsünden. Ortak bir hedefin olması yetmez, onun için emek harcamak ise önemlidir.

Aslında demek istediğimi diyebilmek için lazım gelen ipucu da yukarıdaki alıntıda var. Bence mesela, sevdikleri filmi seyredebilmek için harçlıklarını birleştirmek, çocukların dönüşümüne bir katkı sağlamaz. Aksine, muhtemelen dönüşümü “duraklatır”. “Para vermek”, kamyonu çamurdan çıkarmak için “omuz vermek”ten yapısal olarak farklı bir şey yani.

***

Geçende bir arkadaşım WhatsApp’ta, bilinen geyiği paylaştı: “Tarlasını çeviren ilk çiti çeken çiftçiyle başladı her şey”. O çit mülkiyet kavramını bir virüs gibi insanlığa şırınga etmiş ve sonra… Bildiniz işte. Günümüzde sermayenin emeği sömürüsü şeklinde süren acımasız düzen… Filan.

Ben de altına “o çit, o çiftçinin emeğini korumak içindi” yazdım.

E evet, tarih boyunca yer yer olağanüstü ölçeklere ulaşabilen eşitsizlikler var mı? Var. İnsanın hayata küsmesine yol açacak kadar tiksindirici tezahürleri oluyor mu? Oluyor. Ama emek ve sermaye arasındaki, emek ile mülkiyet arasındaki ilişki, sığ Marksistlerin sulandırdıkları biçimde anlaşılabilir bir şey değil. Bugün birçok kişinin malik olduğu yegâne mülk olan evleri, esasen, emeklerinin temerküz etmiş halinden ibaret. Realitede öyle olması başka hikâye, kendilerine sorsanız, belki de sizin/benim ifade edemeyeceğim sadelikle, meseleyi böyle gördüklerini anlatırlar size.

Ama…

Vurgulamak istediğim husus başka. Mülkiyet —ve hatta sermaye— emeğin yan ürünleri. Marks —anlaşılır sebeplerle— emek ile bu yan ürünleri arasındaki ilişkiyi didiklemiş. Ama emeğin ne biricik yan ürünü mülkiyet ve ne de hatta en mühim yan ürünü. Emeğin en mühim yan ürünü, bence, emek sahibini dönüştürmesi. Emeğin dönüştürücü olması için, Muzaffer Şerif’in deneylerindeki gibi kolektif olması, ortak bir amaca hizmet etmesi şart değil. Kafkas Tebeşir Dairesinde Grusha, başka bir kadının doğurduğu çocuğa “tek başına” emek harcar. Neticede çocuk, o çocuktur, çocuklardan bir çocuk. Ama Grusha değişir, dönüşür, “anne” olur —“o çocuğun annesi”.

***

Para, neticede, başka her şeyle birlikte emeğin de değiş tokuş edilmesinde kullanılan bir şey. Ama paraya dönüştürülmüş emek, emeğe “yabancılaşır”. Yani diyelim ki köyün yolunun yapımında şu kadar gün, şu kadar saat emek harcadınız —ille de fiziksel emek olması gerekmiyor, gerekli taşların nereden getirilebileceğini, nasıl taşınabileceğini “keşfetmek” amacıyla yapılan zihinsel çaba da aynı fonksiyona sahip olabilir. Harcadığınız emeğin sonucunda köy ve yol ile kurduğunuz ilişkiyi, o emeği bir başkasına satıp gelirinizi yol yapımında “çalıştırılacak” birilerine ücret olarak verdiğinizde —veya köy sandığına bağışladığınızda— kurmanız müşkül.

Paranın bu yabancılaştırıcı etkisini hemen herkes bir biçimde hissediyor ve hemen herkeste, parayı çok sevenler de dâhil herkeste, parayı küçümseyen, olumsuzlayan bir eda var. Yukarıdaki gibi ifade edildiğinde, paranın hayatı anlamdan mahrum kılan, insanı insan yapan şeylerden uzaklaştıran bir yanı olduğu da aşikâr görünüyor. Ama aynı hikâye, “yabancılaşmak” terimiyle değil de “özgürleştirmek” terimiyle de anlatılabilirdi. Para insanı, aksi halde —yani, eğer parasallaşmasaydı— esir alabilecek olan “emeğinin ürününden” özgürleştirir.

Ben de bir deney hatırlatayım. Bir resim kursuna katılanların ve öğretmenlerinin yaptıkları resimlere, sadece kursiyerlerin katılabildiği bir müzayede ile değer biçiliyor. Herkes kendi resmine —oradaki resimlerin en güzeli olmadığı, en azından öğretmenlerin resimlerinden daha beceriksizce yapılmış olduğu aşikâr iken— en yüksek değeri biçiyor. Kimse kendi emeğinin ürünü ile vedalaşmaya gönüllü olmaz yani, eğer parasallaşma sağlanmamışsa… Eğer her birimiz sadece kendi ürünlerimizle —veya bir köyde, bir fabrikada bir araya geldiğimiz tanışların kolektif ürünleriyle— yaşayabiliyor olsaydık, mesele olmazdı. Ama öyle yaşamaklar “daha çok anlam”ın yanı sıra “daha çok yoksulluk” da ihtiva ediyor. Yoksulluk derken de sadece cep telefonundan, otomobilden mahrumiyeti kast etmiyorum, mesela ilaç, temiz içme suyu, sağlıklı beslenme için gereken asgari besin filan gibi şeylerden mahrum olma halinden söz ediyorum.

***

Eğer Muzaffer Şerif’in deneylerini tekrarlama şansım olsa, batağa saplanmış kamyonu itme, su borularındaki arızayı tespit etme gibi emek gerektiren faaliyetleri bir grupta, harçlıkları bağışlamayı gerektiren faaliyetleri ise bir başka kontrol grubunda test ederdim. Zannımca, kontrol grubunda olanlar, “ortak hedeflere rağmen”, aralarındaki düşmanlıkları çözüme ulaştırmakta müşkülat çekerlerdi.

Dolayısıyla…

Muzaffer Şerif’in deneyleri, fıtratımız hakkında, küçük grup sosyolojisi hakkında ve yukarıda benim yaptığım gibi emek, mülkiyet ve saire hakkında muhtelif kıymetli şeyler söylemeye imkân veriyor. Ama büyük ölçüde parasallaşmış, büyük ölçekli toplumlarda kamplaşmaların giderilmesi gibi hususlarda yol gösterici olması müşkül.

Bilhassa parasallaşma, aksine, işi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Kürtler arıza mı çıkarıyor, “veririz parasını, kurarız bölgeye fabrikaları, ‘bizim hedefimize’ hizmet ederler” gibi algılanmaya başlıyor. Başörtülü kadınlar arıza mı çıkarıyorlar, “veririz parasını, işe alırız, seslerini kesmeleri gerekir” gibi algılanmaya… Dolayısıyla da mağdurların mağduriyetlerini dile getirmeleri daha da güçleşiyor, esasen borçlu olanlar alacaklı duruma geçiyor ve saire…

***

Peki, benim teklifim ne? “Üst katlarda” bir yerlerde, Soner Yalçın filan gibi son derece akıllı bir takım adamların hepimize ortak hedefler biçmesi ve her birimize de o hedefe nasıl katılacağımızı “bildirmesiyle” olacak gibi değilse bu iş, nasıl olacak?

Kendi kanaatimce, birincisi, sosyal gerilimlerin “kaçınılması gereken” şeyler olduklarını düşünmüyorum. Belirli bir seviyeyi geçmemeleri gerekiyor ve toplumlar, anladığım kadarıyla, tehlikeli eşiği hissedebilecek termostatlara sahipler. Siyaset vasıtasıyla “kaşınmamaları” gerekiyor gerilimlerin. Siyasetin bu tür kaşımalardan “beslenemeyeceği” bir siyaset düzeni gerekiyor yani.

Ama esas mesele başka yerde. Bugün kaybedenin yarın kazanabileceği “ümidini” koruyabildiği sosyal düzenlerin, sadece sağlıklı değil aynı zamanda “verimli” de olduklarını düşünüyorum. Muzaffer Şerif’in deneyine referans verirsek, kazanan grubun kutlamaları, eğer mağlupların rövanş şansı varsa, deneyde anlatıldığı türden “yıkıcı” neticelere yol açmaz. Aksine mağlupları, “neyi, neden başaramadıkları” konusunda kafa yormaya teşvik edebilir ki, bu da “kazananlar artı kaybedenler” olarak, bütün toplamın lehinedir.

Mesele şu ki, “ama rövanşı da olacak” demekle, sonra tekrar demekle, hep demekle, bugün kaybedenlerin yarın kazanabileceği ümidini canlı tutamazsınız. Rövanş fırsatının “sahiden” mevcut olması ve “adil” olması gerekir.

***

(Günümüzde imalatın büyük ölçüde emekten bağımsızlaşmasının yol açtığı muhtelif problemler var ve “iktisadi” olan yanına defalarca değindim. Ama yukarıdaki yaklaşımım bir gerçekliği ifade ediyorsa, insan olarak, “insan gibi” olmak için emek harcamaya ihtiyacımız var ve emeğin bir zaruret olmaktan çıkması bambaşka problemlere de yol açıyor demektir bu. Ne yazık ki onları tartışmaya bir türlü fırsat bulamıyoruz.)

Genel kategorisine gönderildi