Sebepsiz Zenginleşme

Tecrübeyle sabit ki, dün yaptığım gibi, “Avrupalılar bilim sayesinde zenginleşmedi, zengin oldukları için bilim yaptılar” dediğimde, başım dertte demektir. Avrupalıları ve/veya bilimi küçümsediğim neticesine varılır kestirmeden. Ama alakası yok. Sadece özcü, çizgisel, aşırı sadeleştirilmiş açıklamalardan nefret ediyorum, o tür açıklamaları küçümsüyorum, o kadar.

Avrupalılar mühim işler yaptılar. Dünyanın kısa sürede aşırı zenginleşmesini, insanın kaderini eline alabilmesini Avrupalılara borçluyuz ve Avrupalılar bu işi —bilim “sayesinde” değilse de— bilimin desteğiyle yaptılar. Beni bilenler —yazdıklarımı okuyanlar— bilir ki, yol açtığı bütün sıkıntılara, dertlere rağmen, insanlığın son üç yüzyıldaki performansını —daha önceki binlerce yıldaki performansı gibi— göz kamaştırıcı ve saygıdeğer buluyorum. Bizim gibi toplumların son üç yüzyıldaki performansa ciddi bir katkı yapmadığını teslim ediyorum. İlaveten bilimi, en saygıdeğer insan faaliyeti olarak gördüğümü de defalarca söyledim.

Ama…

“Müslümanlar Hindistan’ı fethettiklerinde yanlarında zoologlar, dilbilimciler, botanikçiler götürmediler, İngilizler ise götürdüler” mealindeki sayıklamalar nasıl bir zihinden neşet ediyor.

İngilizler Hindistan’ı fethettiklerinde, Everest’in yüksekliğini ölçüp, örümcekleri katalogladılar ama Müslümanlar Hindistan’ı fethettiklerinde yapmamışlardı. Peki, Müslümanların Hindistan’ı fethettiği tarihlerde, İngilizler, mesela adalarının en yüksek tepesinin yüksekliğini ölçmüşler, adalarındaki örümcekleri kataloglamışlar mıydı? “Ay ne meraklıyız, ne kadar iyi yaptık, bir de İmparatorluk kursak da aynı işi Hindistan’da yapsak” diye sabırsızlıkla bekliyorlar mıydı? Hayır, hiçbirini yapmamışlardı.

“İran’daki İngiliz subay, üç dilli yazıtın kopyasını çıkarmak için neden Kürt çocukların hayatını riske atmış ki, neden fotoğrafını çekivermemiş” desem ne kadar manalı bir laf etmiş olacaksam —fotoğraf makinesi yoktu, “dünyada” yoktu… Harari de ancak o kadar manalı laf etmiş oluyor, “Müslümanlar yanlarında bilim insanları götürmedi” derken. Yoktu kardeşim. Müslümanların Hindistan’ı fethettiği dönemde İngiltere’de de yoktu o dediklerin.

E peki, İngilizler Hindistan’ı fethettiklerinde artık varmış, Osmanlılar, Farslar, Çinliler de İngilizlerin Hindistan’da yaptığına benzer işleri yapmışlar mı? Güçleri yettiği oranda yapmışlar. Ama artık güçleri —yani paraları— kalmamış. İngilizlerin yaptığı kadar yapamamışlar.

Neymiş, Çinliler de Okyanusları aşacak tekneler yapmışlarmış ama gittikleri yerleri fethetmeye kalkmamışlar. Bak nasıl bir ideoloji farkı! Çinliler Okyanusları aşıp bir yerlere gittiklerinde, kendilerinden çok daha geri, yoksul yerlere ulaştılar. Gittikleri yerlerde eşkıyalık yapmak, o seferleri yapmanın maliyetini karşılamazdı. Portekizliler ve İspanyollar ise, hiç de fethetme hedefi taşımadan çıktıkları yolun “ortasında”, olağanüstü altın stoklarına sahip, zayıf topluluklarla dolu, koskoca bir kıtaya tosladılar. Fethetme hevesleri filan yoktu —yola fethetme niyetiyle çıkmış değillerdi. Altını görünce, aniden çalma hevesleri oldu. Daha içerilerde daha da çok altın bulma ihtimaliyle sarhoş oldular. Fetih sonra geldi.

Sonra?

Sonra korsanlıktan başka bir şey bilmeyen —henüz adalarının en yüksek tepesinin yüksekliğini ölçmemiş, adalarındaki örümcekleri kataloglamamış— İngilizler, korsanlığın ne kadar kârlı bir iş olduğunu idrak ettiler. İdrak etmek yetmezdi, eğer İspanyol gemilerini vurarak yeterince altın yağmalayabilmiş olmasalardı, neticede İspanyol donamasını alt edecek filoları yapamazlardı. O filoları yaptıklarında da… Gidip mesela Tahran’ı veya Bağdat’ı fethedemezlerdi. Çünkü filolar, ne yazık ki, sadece denizde yüzebiliyorlar. Dolayısıyla da denizlerde gezip, yağmalanacak bir şeyler aranıp durdular. (Seferlerinin çoğu, maliyetlerini karşılamadı ama hangi seferin maliyetini karşılayacağını da baştan bilemiyorlardı. Mebzul miktarda paraları olduğu için de, ince kâr/maliyet hesapları yapmadılar.) Osmanlıların, Çinlilerin, Farsların Tazmanya’da ne işleri olabilir? O dönemin İngilizlerinin Bağdat’ta ne işleri olabilirse, o kadar… Yani hiç.

Kıtadan yalıtılmış olmanın muhtelif olumsuz neticelerini binlerce yıl boyunca yaşamış olan İngilizler, oyun alanı karalardan denizlere kayınca, “ideolojileri sebebiyle” değil, konumları sebebiyle avantajlı duruma geldiler. 1600 yılında biri çıkıp “Türklerin ideolojileri ne kadar şahane, hadi Fransızlar da kurtarır ama bu İngilizler asla adam olmaz” filan dese ne kadar manalı olacaktı? Oyun alanının hâlâ karalardan ibaret olduğu bir çağda, üç kıtanın birleştiği, büyük medeniyetlerin sayısız iz bıraktığı bir konumda olmanın sağladığı avantaja sahip olan Müslümanlar ile, dünyadan yalıtılmış bir adada hayatiyetini sürdürmeye çalışan gariban İngilizleri mukayese etmek ne kadar manalı?

Kapitalizme ve bilime ayrı ayrı geleceğim. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim, müteharrik gücünü İngilizlerden alan Batı medeniyetinin zuhur etme sebebi —en sevdiğim hukuk terimini yerinden oynatıp kullanırsam— sebepsiz zenginleşmedir. Eğer Kolomb sefere çıkarken murat ettiği işi başarabilse, yani denizden Hindistan’a ulaşabilseydi… Yani ortada Kolomb’un bilmediği devasa bir kıta olmasaydı, o kıtada devasa altın stokları olmasaydı, Avrupalılar Hindistan’a denizden ulaşabilselerdi… Hint baharatlarını, Çin ipeklerini Avrupa’ya denizden taşıyabilir olacaklardı. Ticaret Arap tacirler ile İtalyan şehir devletlerinin tekelinden çıkarılacak, kâra Portekizliler ve İspanyollar ortak olacaktı.

Yani?

“Sebepli” bir biçimde, usul usul, çabalarının karşılığını alarak zenginleşeceklerdi. Bu işten zarar görenler de —yani Arap ve İtalyan tacirler— şapkalarını önlerine koyacak, tedbir geliştireceklerdi. Mesela damping yapacaklardı. Deniz ticaretinin maliyetlerinin çıkarılamayacağı kadar düşüreceklerdi fiyatları. Veya mesela Süveyş kanalını açacaklardı. Filan. Hindistan ve Çin ticaretinin kârı, aniden denizlerin üstünü örtüveren filoların yapılmasını finanse etmeyi sağlayabilecek oranlara hiç ulaşmazdı. Ama Orta Amerika ve And altınları haydi haydi karşıladı.

O filolar olmayınca, İmparatorluk/lar olmayacaktı. İmparatorluklar olmayınca da… Kimse Hindistan’a gidip Everest’in yüksekliğini ölçüp Hindistan örümceklerini kataloglamayacaktı. Daha fenası, kendi adalarında da aynı işlerin muadillerini yap(a)mayacaktı. Neyin ideolojisi!

Okyanusun ortasında kimsenin bilmediği bir kıta, o kıtada mebzul miktarda altın biriktirmiş zayıf medeniyetler olduğu için oldu bütün bunlar. O medeniyetlerin mensupları ile birlikte Hintliler, Çinliler, Müslümanlar ve… İngiliz işçileri fena halde bedel ödediler. Ama net toplamda, yeryüzünde önceden tahmin bile edilemeyecek kadar çok insan yaşayabilir, önceden hayal bile edilemeyecek kadar uzun ve sağlıklı yaşayabilir, kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar rahat beslenebilir… Filan olduk.

İyi oldu.

Bu kıssadan çıkarılabilir bir tek hisse var bana kalırsa. O da “bilmek ne iyi” filan değil. Aksine… “Eğer sizi doğudan sıkıştırıyorlarsa, kaldırın götünüzü batıya gidin, ola ki bilmediğiniz bir kıta vardır, orada da sizi abad edecek altınlar”. Bilmediğiniz şey eğer sahiden yoksa… Yandınız. Ama oturup durmakla, yazıklanıp durmakla, başınıza geleni açıklamakla yetinmekle, zaten yanmışsınız.

Genel kategorisine gönderildi