Mucizeyi Mucizeyle Açıklamak

Harari’yi okumamış olmamı fena halde ayıpladılar. Ben de baştan başlayayım dedim, Sapiens’ten… “Sen kimsin ki dünyada şu kadar satmış kitap ve yazarı hakkında bu lafları ediyorsun” deneceğini bile bile… Diyebilirim ki Harari’nin kitabı “delik deşik”.

Başka hususlara yeri gelirse değiniriz. Şimdilik…

Harari de Diamond’un ve Thurow’ın —başka birçok kişiyle birlikte— sorduğu soruyu sormuş, “dünyanın ücrasındaki geri kalmış, soğuk bir bölge nasıl oldu da kısa süre içinde dünyaya hükmetmeye başladı” diye. Diğerleriyle az çok benzer bir neticeye ulaşmış, “Avrupalıların başkalarında olmayan bir ideolojileri vardı” diye özetlenebilecek bir neticeye… Harari’ye göre mahiyet farkını yaratan o “ideoloji”, bilmediğini bilmek. (“Bilmediğini bilmek” çok da orijinal bir şey değil, çünkü Harari’ye göre bilimi diğer her şeyden ayıran ruh hali bu. Dolayısıyla da demiş oluyor ki —birçok başkası gibi— bilimdir anahtar. Avrupalılarda bilim yapacak bir fark vardı, bilim de Avrupa’nın “üstünlüğünü” yaptı.)

İmdi mesela, eski haritaların hepsi tamamlanmış görünüyormuş ama Avrupalılar bir tarihte, içinde boşluklar barındıran haritalar yapmaya başlamışlar. Bilmediklerini itiraf etmişler yani.

Önce şu tespiti yapalım, “ben bilmiyorum” demek ile “bilinmiyor” demek arasında bir fark var. Mesela Piri Reis haritalarını yaparken, haritalardaki her yeri “biliyor” olmadığını biliyordu. Piri Reis bazı yerleri bilmiyordu ama başkalarının bildiğini biliyordu. Onların bildiklerine güveniyordu. Avrupalı haritacılar da benzer şekilde davranıyorlardı.

Bir tarihte “ben bilmiyorum, kimse de bilmiyor” manasına gelen haritalar yapmaya mı başladılar? Öyle değil. “Keşfettikleri”, yani daha önce bilmiyor oldukları halde varlığını öğrendikleri yerlere ulaştıklarında, orada yaşayan yerliler gördüler. Bölgeyi kendileri bilmiyordu ama “bölge bilinmiyor” değildi. Aztekleri ortadan kaldırırken, “Meksika’yı biz bilmiyorduk ve kimse de bilmiyordu” diyebilmeleri için ahmak olmaları lazım gelir. Aztekler biliyordu en azından…

O halde?

Piri Reis veya başkaları da haritalarını yaparken —veya İbn Battuta veya Marco Polo dünyanın bilmedikleri yerlerini gezerken— içinde boşluklar olan dünya haritalarını yapanlardan farklı bir ideolojiye veya ruh haline sahip değillerdi. Onlar da “benim bilmediğim yerler var ama oraları bilenler var” diye düşünüyorlardı. Bilen başkalarının bildiklerini öğrenmeye, bilmeceyi “tamamlamaya” çalışıyor olsalar da, tamamladıklarını iddia ettiklerine dair elimizde hiçbir delil yok. Harari’nin elinde de yok. Varsayıyor. Çünkü bilim dediği şeyin “aniden” zuhur etmesini açıklaması gerektiğini düşünüyor.

Bilimsel sıçramayı açıklamak için öyle ideolojik mahiyet farklılıklarına ihtiyaç yok.

Avrupalılar, Harari’nin de işaret ettiği gibi önemsiz ve yoksul bir ahali iken, Hindistan’a ulaşma hayaliyle, teknelere doluşup batıya doğru yola çıktılar. Batıya gitmeleri gerekiyordu, çünkü doğuda kendilerinden daha güçlü ve zengin olanlar, rekabet edemeyecekleri birileri vardı. Batıda da okyanus vardı. Okyanusu aşma motivasyonuna sahip olmalarında anlaşılmaz bir şey yok, dediğim gibi, doğuda kendilerine ekmek yoktu. Doğudakilerin benzer bir motivasyonu olmaması da anlaşılmaz şey değil. Birincisi okyanusla temasları çok daha sınırlıydı ve ikincisi ekmekleri vardı.

Avrupalılar gittiler, Hindistan’a ulaştıklarını zannettiler ve fakat yeni —mevcudiyetini bilmedikleri— bir kıta buldular. O temas anında, tarihte sıklıkla görülmeyen bir çift asimetri aynı anda ortaya çıktı. Amerikalılar Avrupalılardan daha zengindi —yani daha çok altınları vardı. Buna mukabil Avrupalılar Amerikalılardan daha güçlü ve daha vahşiydi. Orta Doğudan ve Çin’den çok daha zayıf ve güçsüz olan Avrupalılar, Amerikalılardan daha güçlüydüler. Vardıkları yerde ise Orta Doğu ve Çin’de olandan daha çok altın vardı.

Anlaşılıyor mu?

Ortada bilimsel devrim filan yoktu. Bırakın Newton’u —hatta Gelileo’yu— Kopernik bile günmerkezli tezlerini yayınlamış değildi. Bilim denen şeyden büsbütün habersiz olan ve hatta bilimsel devrim denen süreç gerçekleştiğinde de ondan olabildiğince uzak duracak olan Portekizliler ve İspanyollar, bilimsel devrim denen şey zaten henüz başlamamışken, Amerika’dan gemiler dolusu altın getirmeye başladılar. Hiçbiri “ay ne kadar cahilmişiz” filan demedi. Cahil olup olmadıklarını düşünecek zamanları da yoktu zaten. Kim daha çok altın getirecek yarışına daldılar.

Tekrarlayayım: Ortada bilim yokken Avrupalılar zengin oldu. “Bazı” Avrupalılar, “çok zengin” oldular. Az sonra açıklayacağım ama şimdiden bir defa daha tekrarlayayım, önce zengin oldular, bilim arkadan geldi. Bilim “sayesinde” zengin olmadılar.

Şimdi devam edeyim…

Gemiler dolusu altın İber yarımadasının muhtelif limanlarına indi. Seferleri finanse eden kralların ve soyluların kasasına girdi. Mesele şu ki, birden olağanüstü boyutlarda artan servetleri harcayacak bir meta yoktu ortada. Bugün sizin bir milyar dolarınız olsa mesela… İlk bir milyonla şunları aldınız, sonra on milyonla şunları… Hadi yüz milyonu da şunlara harcadınız. Satın almadığınız, alsanız hayatınızı zenginleştirecek, satın alınabilir ne kalmış olabilir?

Tabloyu netleştirelim. Daha önce de yarımadanın en zenginleri soylulardı. Zenginliklerinin kaynağı sömürü idi. Sömürünün tabii bir limiti var. Şu kadar toprağınız var ve toprağın verimliliği, mevcut teknolojik seviyede, şu kadar. Elde ettiğiniz ürünün şu kadarını, toprağı işleyen serflere dağıtmanız gerekiyor ki ölmesinler, yarın yine toprağınızı işlemeyi sürdürsünler. Size de şu kadar kalıyor. Derken… Gemiler dolusu altın geldi.

O altınla ne satın alacaksınız?

Eğer o altın sadece birkaç kişinin elinde toplanmamış olsa, daha küçük partiler halinde ahaliye yayılsa, mevcut tüketim kalemlerinin talebi artacak. Artan talebi karşılamak için birileri kafa yoracak. Bu arada muhtemelen yeni tüketim kalemleri icat edilecek. Filan. Ama durum öyle değil. Altın birkaç elde toplanmış. Onlar da gösterişli saraylar yaptırmışlar. Daha büyük tekneler inşa ettirip daha büyük filolar kurmuşlar. Kalanı harcayacak yer yok.

Daha önce benzer şekilde zenginleşenler —hatta mesela “barbar” Cengiz dâhil— bu kadar ani bir biçimde ve bu kadar muazzam ölçüde artmadığı halde servetleri, onu harcayacak yer bulamadıklarından, saraylarında sanatçılar ve… Bildiniz, bilim insanları beslediler. Dünya hakkında her şeyi bilmediklerini ve dahası her şeyin bilinmediği bilen insanları…

Bu arada hatırlatmakta fayda var, bilgi geometrik olarak büyür. Ortaçağ Avrupa’sının bize öğretildiği gibi durağan ve cahil olmadığı, manastırlarda Doğu kaynaklı bilimin öğretiliyordu olduğu, bir vakittir biliniyor. Katlanarak büyüyordu bilgi zaten. Ama —Harari’nin de işaret ettiği gibi— bilim yapmak pahalı bir iştir, ancak “çok zenginler” finanse edebilir o işi.

Portekiz ve İspanya’da zenginlik “aniden” ve daha önce görülmemiş ölçüde artınca… Hayır, tahmin ettiğiniz gibi olmadı, Portekizliler ve İspanyollar bilim insanlarını finanse etmediler. Tarihte belki de ilk defa, aşırı zenginleşenlerin saraylarında ressamlar, müzisyenler, şairler beslenirken, bilim insanları yer bulamadılar. Neden? Bence izaha muhtaç olan husus bu ve ben otuz yıl kadar önce ilk defa bu soruyu sorduğumdan bu yana bir cevap bulamadım.

Bu süreçte, İber yarımadasındaki altınlar, geliş hızından çok daha düşük bir hızla da olsa, Pireneleri aşıp kıtaya yayılmaya başladı. Avrupa zenginleşmeye başladı. Avrupa’nın daha önce de nispeten zengin olan yerlerinde, yani İtalya şehir devletlerinde mesela, varlıklı tüccarlar zaten bilim insanlarını besliyorlardı. Bu arada Kilise’nin finanse ettiği Kopernik malum teorisini yayınladı. Daha da sonra, yine Kilise’nin finanse ettiği Galileo malum buluşlarını yaptı.

Kilise finanse ediyordu, çünkü hâlâ Avrupa’nın esas zengini Kilise idi. Kopernik ve Galileo gibi adamlar da, kendilerinden öncekilerden —mesela Hayyam’dan veya Abbasi sarayındaki onlarcasından— çok farklı insanlar değillerdi. Fark, birikmiş olan bilginin hacmindeydi. Hayyam’ın erişebildiği —o güne kadar üretilmiş— bilgi ile Galileo’nun erişebildiği bilgi arasında dağlar kadar fark var. Newton’un erişebildiği bilgi ile Galileo’nun erişebildiği arasında da… Hayyam ile Galileo arasında nesiller varken Galileo ile Newton arasında bir nesil var ama… Bilgi geometrik olarak büyür.

Bu arada, Avrupa’nın “esas zengini”nin Kilise olmasını içine sindiremeyenlerin biti kanlanmış, “İsa’nın hakkını İsa’ya, Sezar’ın hakkını Sezar’a” diyebilecek Sezarlar da —yine, yeniden— zuhur etmiş idi. Ve tastamam aynı dönemde, Kıta Avrupa’sından bile daha geri olan İngiltere, Amerika’dan İspanya’ya altın taşıyan İspanyol filolarını korsanlıkla ele geçirmeye heveslenmişti. Çok geçmeden İspanyol donanmasını ortadan kaldırdılar ve İspanyolların her şeyine el koydular. İngiltere aniden zenginleşti.

Ve…

Bildiniz, Portekizlilerden ve İspanyollardan farklı olarak, tarih boyunca tekrarlanmış olan modaya uydular. Bilim insanlarını beslemeye başladılar. Kıtaya karşı o kadar aşağılık kompleksiyle malul idiler ki, Newton gibi geçimsiz ve huysuz bir bilim insanları olunca, donanmalarının gücüne yaslanarak, onu “bilim dininin peygamberi” ilan ettiler. Hâlbuki kıtada Newton ayarında onlarca isim çoktan zuhur etmişti.

Ve Newton, cahilliğini itiraf edebilecek belki de son kişiydi.

Yok öyle romantik gelişmeler. Romantik açıklamalara ihtiyaç da yok olup biteni açıklamak için. İnsanlık tarihinde her zaman “bilmediğimiz çok şey var” diyen bir yığın insan oldu. “Benim bilmediğim” değil, “bilinmiyor olan” çok şey… Bu tür insanlar her daim küçük bir azınlık oldular. Şimdi de küçük bir azınlıklar. İsteyen, herhangi bir Amerikan veya Avrupa üniversitesinde profesörlük yapanlar arasında anket yapıp, ilgili profesörün kendi alanı hakkında nasıl hissettiğini ve nasıl davrandığını ölçebilir. Bilim insanı kadrosundan ücret alanlar arasında bile çoğunluk, bilmediği bir şeyi öğrenene kadar bilmediği bir şeyler olduğunu kabul etmeye yanaşmayacak insanlardan müteşekkildir.

Netice itibariyle, olup bitmiş olanı açıklayacak “sihirli bir formül” hiç lazım değil. Bilginin geometrik büyümesi, temas halinde olduğu dünyadan daha zayıf olan ve rekabet gücü olmayan bir bölgenin aniden, dünyanın kalanından daha zengin ve fakat kendilerinden bile daha zayıf bir bölgeye “tesadüfen” temas etmesi, servetin “ani” transferi, ani transferin yol açtığı “harcanamazlık” hali gibi “maddi şartlar”, her şeyi açıklamak için kâfidir.

Daha önce birkaç defa dedim zannediyorum, yenilgiyi açıklamak zordur. Ama ani bir zaferi açıklamak da kolay iş değil. Avrupalılar, bir nesil önce “Viyana düşerse” diye endişelere gark olmuş iken, bir nesil sonra dünyanın hâkimi olarak buldular kendilerini. Açıklama ihtiyacı yakıcı bir biçimde hissedildi. O kadar mucizevi bir hızla gerçekleşmişti ki her şey, ancak mucizevi bir formülle açıklanabilir gibi görünüyordu. Eh işte, az çok Harari’nin Sapiens’te anlattığına benzer bir hikâyeyi uydurdular. Onların böyle bir hikâyeye neden ihtiyaç duyduklarını anlamak kolay. Aradan bunca zaman geçip, meseleyi serinkanlı bir biçimde ele almanın şartları artık ikmal olmuşken neden hâlâ aynı manasızlığı tekrarlamak zorunda olduğumuz ise… Bence meçhul…

Genel kategorisine gönderildi