Almanya Nire, Türkiye Nire

Yıldıray Oğur bence okunması gereken bir yazı yazmış (http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/biz-daha-cok-degiliz-7870). Bizim hakkımızda söylediklerine ihtiyatla yaklaşmakta fayda var ama bence yazıyı kıymetli kılan, zaten, Almanlar hakkında söyledikleri.

Eh, her topluluğun içinde öyleleri de var böyleleri de… Oğur’un anlattığı Almanları yaptıklarını yapmaya “kışkırtan”, öyle olmayan Almanlar neticede. Ve eğer Almanya’da siyasi iktidar, “yahu bir dakika” diyen herkesi vatan haini ilan edebilecek fütursuzluk sergileyebilse, hoşuna gitmeyen konserde boy gösteren sanatçıların bütün gelir kapılarını kapatabilecek güce sahip olsaydı, Almanya’da da o konserde o kadar insan toplanamazdı.

Yıllar yılı en çok söylemek zorunda kaldığım laflardan biri, fark toplumların ana dokusunda değil, seçkinlerinde…

Yazı “biz ve Almanlar” aksı etrafına örülmüş ama ben yazıyı okumanızı isterken bu aksı önemsediğimden istemedim. Almanya gibi, “saf/katıksız toplum” hayalleriyle mecnuna dönmüş bir toplum, esasında 1960’larda başlayan “kontrollü göçe” kadar ciddi ölçüde saf da olan bir toplum, göz açıp kapayana kadar denebilecek bir süre içinde ne ölçüde değişti, dikkat çekici.

Bu değişimin “görünür kılınmasında”, mevcut siyasi iktidarın tercihlerinin müessir olduğunu görüyoruz. Ama değişim nispeten uzun, yaklaşık kırk yıllık bir sürecin ürünü. Sözünü ettiğim sürecin çok sayıda mühim dinamiği olduğunu zannediyorum.

Birincisi zenginleşme. Almanya şimdi olduğu kadar zengin olmasaydı, Oğur’un anlattığı reaksiyonları sergileyecek bu kadar insan olmazdı. İkincisi yakın tarih. Almanya saflaşmanın nasıl bir bela olduğunu da, “dışarıdan gelenlerin” Almanya’nın zenginleşmesine nasıl katkı yaptığını da kısa bir zaman dilimi içinde yaşadı. Yaşamakla kalmadığı, yaşadıklarından öğrendiği de anlaşılıyor.

Almanya’yı dönüştüren dinamikler dünyanın her yanında eski kavramlaştırmaları aşındırıyor. Kimi yerde daha hızlı, kimi yerlerde daha yavaş ama her yerde aşındırıyor. Bu süreçte sanatçılar, bilim insanları, gazeteciler, siyasiler ve işte benzerleri, sürecin hızını tayin eden aktörler. Eski Türkiye’de mesela Ertuğrul Özkök gibiler, o dönemde benzer bir atmosfer oluşsaydı, mesela Derya Köroğlu böyle bir konser organize etseydi, “Ortadoğu bataklığı” deyip durduğu halde, sırf dünyaya karşı “bizde de var” diyebilmek için, benzer bir organizasyona destek verirdi. Mesela 28 Şubat rejimi bile, kerhen de olsa, öyle bir faaliyeti destekler görünürdü.

Şimdi ne öyle gazeteciler var, ne sanatçılarda o imkânlar ve ne de siyaset… Meydan Barlasgillere, Cem Küçük gibilere, Karagül’lere filan kalınca, Cumartesi annelerinin sessiz oturma eylemlerinden bile nem kapan, hastalıklı bir bünyeye dönüştü Türkiye. Türkiye’yi hastalandıran Erdoğanlar, Süleymanlar filan da, sağlıkçı edasıyla, sterilizasyon yazıyorlar reçeteye. Yazdıklarına kendileri de inanıyor değiller. Zaten hekim filan olmadıklarını da biliyorlar. Daha fenası bizim de bildiğimizi de biliyorlar. Ama ellerinde kudret var. Birilerinin bir tek noktada temerküz ettirdiği kudreti ele geçirince… İşte böyle… Doktorculuk oynayan çocuklar gibi…

Neyse, ne diyorduk, nerelere geldik. Hastalandığımız kesin ama dünyada işleyen dinamikler Türkiye’de de işliyor yine de… Kemiksiz kötülükten ibaret olan, kötülük dışındaki yekûn vasıflarını yol boyunca yük olmasın diye sağa sola fırlatıp atmış olan zevat siyasi koltukları, rektörlük koltuklarını, gazete köşelerini, televizyon koltuklarını, bilumum koltukları işgal ettiği için o dinamiklerin işliyor olduğu kolay kolay görünmez oldu ama…

Görmediğini yok zannetmek, bebeklik halidir.

Genel kategorisine gönderildi