Küreselleşme ve Kestane Kebap

İlhan Uzgel’in önceki gün alıntıladığım küreselleşme tarifi, bence, yağmuru sokaktaki şemsiyelerle, evde —daha kötüsü yabancı bir mekânda— mahsur kalmakla, ıslanmakla, ıslanıp hasta olmakla, depresif ruh durumuyla filan tarif etmeye benziyor. Yağmur yağdığında bu söylediğim şeyleri gözlüyor muyuz? Gözlüyoruz. Ama yağmur ne bu neticelere yol açmak “için” yağıyor ve ne de bir yerlerde birileri bizi eve kapatmaya niyetlendiğinden, depresyona sokmaya karar verdiğinden…

Küreselleşme, yağmur gibi bir “tabiat olayı”. Belirli dinamiklerin neticesi olarak ortaya çıktı. Herkes karakteri, kabiliyeti, imkânları, hevesleri ve niyetleri çerçevesinde ona reaksiyon gösteriyor, ortaya bir “manzara” çıkıyor. Mesela etraftaki şemsiye sayısı aniden artıyor ama “yağmuru şemsiye satıcılarının yağdırdığına” hükmetmiyoruz —yoksa ediliyor mu, emin olamadım şimdi.

Uzgel’in tarif ettiği manzara küreselleşme değil, küreselleşmenin tezahürü…

Küreselleşmeye yol açan dinamiklerin efradını cami ağyarını mani bir envanterini çıkarabileceğimi iddia etmiyorum. Çok elzem de görünmüyor zaten. Bana kalırsa iki faktör, küreselleşme dediğimiz olguyu, neredeyse yüzde yüze yakın bir oranda “açıklar”: (a) İmalat ölçeklerinin büyümesi ve (b) bilgi işleme kabiliyetimizin (buna iletişim teknolojilerinin “bütün” marifetleri de dâhil) gelişmesi. İmalat ölçekleri büyüyünce, daha önce mantıklı ve iktisadi olan “ulusal” pazarlar küçük gelmeye başladı. Diğer bir deyişle ulusaşırı pazarlar iktisadi oldu, yani ekstra zenginlik üretmeye başladı. Ulusaşırı iktisadi strüktür daha karmaşık bir yapıya sahip olduğundan, karmaşıklaşan bünyenin karmaşıklığını “yönetebilmek” için daha karmaşık “sinir sistemi” gerekiyordu, bilgiişlem teknolojisi de bu işi yaptı.

Yağmur yağmaya başladı. Her yere.

Her yere ama her yerde aynı şiddette değil elbette. Hem imalatta ve hem de tüketimde dünyanın kalanından uzak ara önde olan ABD’de her yerden önce ve çok daha şiddetli hissedildi yağmur. Toyota ABD pazarına girdikten kısa süre sonra pazarın en büyük satıcılarından biri oldu mesela. Detroit, kısa sürede, bir hayalet şehre dönüştü. Yüz binlerce insan ansızın işsiz kaldı. Dönemin ABD’deki ruh durumunu, şimdi adını bile hatırlamadığım basit bir filmin bir sahnesi müthiş bir biçimde özetliyordu. Adam iki çocuğunu almış, onları ve kendisini öldüreceğini ilan etmişti. Polis araçları adamın evini kuşatmış, polis kordonunun dışında meraklılar birikmiş, psikologlar adamı megafonlarla ikna etmeye çalışıyorlar filan. Adamın reaksiyonu son derece vecizdi: “Benim suçum mu, Japonlar bizden daha ucuz otomobil üretiyorsa, bu benim suçum mu?”

Sizin/benim 2000’lerde yaşadıklarımızı Amerikalılar 60’larda yaşadı yani.

Yaşadılar ve reaksiyon gösterdiler.

Amerikalılar? Reaksiyon?

“Bütün” Amerikalılar bir araya gelip, hep birlikte —veya aralarından bazı “akıllıların”— koydukları teşhise uygun olarak yekpare bir reaksiyon göstermediler. Erdoğan’ın, Bahçeli’nin, Kılıçdaroğlu’nun “Harikalar Diyarında” oluyor öyle şeyler ama gerçek hayatta olmaz. Gerçek hayatta birileri Amerikan otomobil endüstrisini —ve dolayısıyla da otomobil sektöründeki “işleri”— muhafaza etmek için Japon mallarına karşı koruma duvarları teklif ettiler. Başkaları Japonlar kadar ucuza otomobil üretmenin yollarını aradılar. Başkaları, işsiz kalan otomobil işçileri için başka işler yaratmaya çalıştılar. Ötekiler başka şeyler yapmışlardır. Tam da bizim yaptığımıza benzer şeyler yani… İnsanlığın, başına beklenmedik bir şey geldiğinde gösterebileceği reaksiyon repertuvarı pek de geniş değil. Fark şurada ki, bildiğim kadarıyla kimsenin aklına, ABD’nin şeytani bir taarruz altında olduğu, herkesin aynı “yerli ve milli” projede ittifak etmesi gerektiği filan gibi masallar anlatmak gelmedi. Anlatan olduysa da onlara kulak asan pek olmadı.

Yani?

Küreselleşme ABD’nin ve/veya ABD’de bir takım sivri akıllıların projelendirip sahnelediği bir şey değil. Toyota çok kişinin makul bulabileceği otomobilleri herkesten daha ucuza imal edebilir olduğunda, Japonya pazarının “üzerine” koskoca ABD pazarı da eklendiğinde bile talebi karşılayabilecek ölçeğe ulaşmıştı. Toyota’nın Japonya’da imal ettiği otomobil ABD’ye taşındığında, taşıma maliyetleri eklendiğinde “bile” Amerikalı otomobil imalatçılarının sattıklarından daha düşük fiyatla satılabiliyordu. (Japonlar bir ara, otomobilleri “taşırken” imal etmeyi denemişlerdi, yüzen fabrikalarda. Hâlâ aynı şeyi yapıyorlar mı, bilmiyorum.)

Japonlar neden “üzerine taşıma maliyetleri eklendiğinde bile daha ucuza” otomobil satabiliyorlardı. Çünkü Japonya’da emek daha ucuzdu. Yani? Yani kimse “küreselleşelim, bunun için de ücretleri baskılayalım” filan demiş değil. Dünyanın bir yerlerinde, sizin burada şu kadara yaptığınız işi çok daha ucuza yapacak —ve yapabilecek, yani yapmak için gerekli vasıflara sahip— başkaları vardı. Ücretler kaçınılmaz olarak “baskılandı”.

Filan.

Bir yığın olumsuz tezahürü oldu küreselleşmenin, Uzgel’in küreselleşmenin tezahürü değil de sanki “kendisiymiş” gibi anlattığı… Ama belki de biricik olumlu tezahürü, diğer bütün olumsuz olanları ezdi geçti. Zenginleştik. Hepimiz zenginleştik. Hepimiz aynı oranda olmasa da, hepimiz zenginleştik. Eğer o süreç yaşanmış olmasaydı, dünyada bu kadar çok sayıda otomobil sahibi, akıllı telefon sahibi, internete erişebilir, sağlık hizmetlerine erişebilir, temiz suya erişebilir insan olmayacaktı.

Dünya hem bu kadar zengin olsa ve fakat küreselleşme —yani küreselleşmenin olumsuz tezahürleri— olmasa, aynı zenginliği küreselleşmeden üretmenin bir yolunu bulsak? E, bulun. Kimse kimsenin elini, kolunu bağlamıyor.

***

Dünyada işlerin yolunda olduğunu, her şeyin harika olduğunu filan söylemiyorum. Değil ve ben de farkındayım. Ama “Ulusalcı/Milli Türkler Harikalar Diyarında” masallarının “gerçek” bir zenginlik yaratma kapasitesi sıfır. İnsanlar ise zengin olmak istiyor, zengin olmayı tercih ediyor. Nokta.

Küreselleşmenin ne olduğu, neden tıkandığı —daha doğrusu tıkanıp tıkanmadığı— filan gibi mevzulara, bundan sonra neler olabileceğine devam edeceğim. Şimdilik bitirmeden, Uzgel’in tarifinin küreselleşmeyi tarif etmediğini, son derece basit dinamiklerin tezahürleri üzerinden “geri döndürülemez hatta durdurulamaz bir sürecin” şeytanlaştırılmasına hizmet etmekten başka hiçbir manası olmadığını tekrarlayarak bitireyim.

ABD’de, Japon —ve sonra Alman— otomobillerine karşı koruma duvarları yükseltilmesinden menfaati olan sayısız insan vardı. Kendi menfaatleri doğrultusunda politikalar üretilmesini de “talep ettiler”. ABD o taleplere göre, o talep sahiplerini tatmin edecek biçimde davranmadı. Davranabilirdi, davranmadı. Defansif değil, ofansif davranmayı tercih etti. Mukabilinde, Japonlara, Avrupalılara ve “oyuna ortak olmayı isteyen herkese”, benzer şekilde davranmayı dayattı. Dünyanın dört bir yanında sayısız insan “kaybetti.” Birçok Amerikalı, birçok Japon, birçok Avrupalı ve… Birçok Türk.

Yağmur yağdı. Dünyanın her yerinde şemsiye satıcıları kazandı, şemsiye satın almak zorunda kalanlar, insanlar bütçelerini şemsiyeye ayırdığı için daha az kestane satmaya mahkum olanlar ve saire, birçok kişi kaybetti. Kestane satıcıları kayıplarını telafi etmenin “başka” yollarını bulmak zorundalar. Âlemin şemsiye satın almasının önüne geçecek düzenlemeler, olsa olsa, evinden çıkamayacak veya çıkarsa ıslanmış potansiyel müşteriler demektir. Islak sıçan gibi koşuşturan kimse kestane satın almak için duraklamaz.

Genel kategorisine gönderildi