Küreselleşme, Malatyalılık, Boğaziçililik

Mert Fırat diye biri varmış, reklamlarda filan görüyordum da, adını bilmiyordum. Didem Soydan adında da bir manken varmış. Bilmiyordum, Mert Fırat’ın evlenmesi sayesinde öğrendim. Mert Fırat’ın evlendiği kadın kına gecesi yapmış, Soydan da “kızı Malatya’dan çıkarabilirsiniz ama Malatya’yı kızın içinden çıkaramazsınız” diye bir tweet atıp olaya “müdahil” olmuş. Muhtemelen bütün bu olanları biliyorsunuz da, ben yeni öğrendim, bağışlayın.

***

Duvar’da İlhan Uzgel, küreselleşmenin ardından bir tür ağıt yakmış (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/09/03/abd-kuresellesmeyi-bitiriyor-mu/). Arada da şöyle bir özet yapmış:

“Küreselleşmenin altında yatan fikrin kaynağı neoliberalizmdir. Finansallaşma, özelleştirme, ücretlerin baskılanması, gümrük duvarlarının indirilmesi, yani serbest ticaretin desteklenmesi, üretim ve tüketim süreçlerinin giderek ulusaşırı nitelik taşıması, bir bölgedeki gelişmenin dünyanın başka bir bölgesini daha hızlı ve daha derinden etkilemeye başlaması ve buna eşlik eden postmodern, bireyci, hazcı kültür ile kimlik siyasetinin öne çıkması küreselleşmeyi tanımlıyordu. Küreselleşme aynı zamanda iktisaden daha fazla dolarizasyona geçmek, kültürel olarak Amerikanlaşmak, Amerikan hayat tarzının yayılması, yeni bir bilişim alanının ve dilinin ortaya çıkması olarak görülüyordu. Bu haliyle küreselleşme ABD’nin neoliberalizmi merkez içinde hakim sınıflar arası ittifaklar, çevrede ise hem sınıfsal ittifaklar hem de bazen askeri yapılar aracılığıyla uygulamaya koymasıyla ortaya çıktı. 1990’larda ABD ve İngiltere’de merkez sol sayılan Clinton ve Tony Blair, 2000’lerde ise Latin Amerika’da yine sol hareketler küreselleşmenin taşıyıcılığını üstlendi.”

Daha önce sayısız yazıda işaret ettiğim gibi, bir yazarın yazdığı, bir yönetmenin uygun oyuncuları toparlayıp provasını yaparak nihayet sahneye koyduğu bir “tiyatro eseri” gibi görmüyorum küreselleşmeyi —çünkü hiçbir şeyi öyle görmüyorum. Neticede iktisadi, siyasi, kültürel, teknolojik, bilimsel, kavramsal alanlarda bir yığın akıntı kendi yollarını açıyor, sayısız aktör birbirine karşı hamle yapıyor, ortaya bir “oyun” (game) çıkıyor, biz de ona bir isim yakıştırıyoruz. Küreselleşme de bir “fikirden” ilham alınarak, bir müellif tarafından kaleme alınan ve muhtelif aktörler/aktrisler tarafından sahnelenen bir oyun (tiyatro oyunu) değil, mevcut şartlara reaksiyon gösteren sayısız oyuncunun yaptığı bir maç.

Ama Uzgel’in yaptığı özet, Didem Soydan özelini anlamak için çok elverişli ipuçları taşıyor. Boğaziçi Üniversitesinin itibarını müdafaa etmek için zırhlarını kuşanma ihtiyacı hissedenleri de… Didem Soydan, görünen o ki, bireyci, hazcı bir kültürün içinde nefes alıp veriyor ve olup bitenleri “kimliklerle” algılıyor mesela. Mezkûr kına gecesi, herhalde fazlasıyla mahalli motiflerle imal edilmiş olmalı ki, Soydan’ın fütursuzca ateş edebileceği bir hedef halini almış. O da büyük bir hazla atmış ve “vurmuş”.

Meselemiz sadece Malatyalı olmak filan değil, mesela Boğaziçili olmak veya olmamak da farklı “kimlikler”. Ama dikkat isterim, birileri “bundan böyle pozisyon alırken kimliklere referans verelim” filan demiş değil. Ortaya ikili bir iktisat çıkmış. Bir yanda burada yaptığı dünyanın her yanında müşteri bulabilen insanlar varken, öte yanda ulus devletin koruma duvarlarının yıkılmasıyla birlikte pazarı muazzam ölçüde daralmış olanlar var. Daha doğrusu, ikili iktisat zaten vardı da, ürettikleri dünyanın her yanına ulaşabilenlerin oranı ihmal edilebilecek kadar düşüktü. Boğaza nazır yalılarında viski içenlerle sınırlıydı. Geriye kalan “bizler”, birbirimizinkini andıran şartlarda yaşayıp gidiyorduk. O yalılara ortak olma hayallerimiz yoktu.

Şimdi, birden, hemen herkesin önüne böyle bir “fırsat” çıkmış oldu. Fırsat “herkesin” önüne çıktı. Malatyalının da, İstanbullunun da… Boğaziçi mezununun da, Selçuk Üniversitesi mezunun da… Potansiyel olarak “herkes”, kendisini, çıkışı dar bir huninin ağzında buldu. Türbülans…

İşte tam orada “onu alma beni al” demek için hiç kimsenin “haklı” ve “kabul edilmiş” bir kriteri olmadığını “yaşadık”. Yaşayarak idrak ettik. “İçinden Malatya’nın çıkarılamadığı” kızlara karşı bir öncelik talep etme “hakkı” buradan türedi. Veya Selçuk Üniversitesi mezunlarına karşı Boğaziçi mezunu olmakla öncelik talep etme hakkı…

Amerikanlaşma veya Amerikan hayat tarzı, birilerinin mevcut oyuna “bu dekor yakışır” diye seçtiği bir şey değildi. Neticede dünyanın hâkimi olan bir ülkenin kendisinden memnun insanlarını televizyonlarda görüyor, özeniyorlardı. Huninin ağzından çıkabilenlerden olabilmenin şartlarından birinin, belki de en mühiminin ve hatta belki de tek mühim olanının o olduğunu “zannetti” birileri. Eh, Amerikanlaşmak için de, içinden Malatyalılığı çıkaracaksın. Çıkmaz. O halde Didem Soydan. Onun içinde Malatyalılık yok. Hiç yoktu. O halde Boğaziçi mezunları. Onların içinde Malatyalılık vardıysa da… Çıktı. Onlar “dünyalı” oldular. Yani Amerikalı…

***

Olaylar bence, böyle gelişti. Daha önce defalarca işaret ettiğim gibi, birçok faktörün yanı sıra ve belki bütün faktörlerden daha mühim olarak, üretim ölçeğinin aşırı büyümesine ve dünyanın her yanının birbirine bağlanmasına yol açan teknolojik “sıçrama” yüzünden… Bahsettiğim teknolojik sıçramanın net bakiyesi, insanlık tarihinin görüp gördüğü en muazzam, göz kamaştırıcı demokratikleşme fırsatıdır. Herkesin kabiliyeti oranında katkı sağladığı, ihtiyacı ölçüsünde nasipleneceği bir dünyanın teknolojik altyapısı ikmal edildi diyebiliriz.

Yani —Matrix’ten ilhamla söyleyeyim— aslında huni yok. Artık yok.

Huninin olmaması, en çok Didem Soydan’ın ve “bağzı” Boğaziçi mezunlarının —ve Amerika’nın ve Blair’in ve bir yığın başkasının— canını yakıyor. Onlar bütün hayatlarını bir huninin var olmasına ve kendilerinin de ön sıralarda olmasına yatırmışlardı. Bütün kıymetleri Malatyalı olmamaktan veya Boğaziçi mezunu olmaktan ibaretti.

Küreselleşme denen ve sayısız olumsuz yan ürününü tecrübe ediyor olduğumuz süreç, esasında, bu tür “manasız” imtiyazların iptal edilmesi sürecidir. Öyle Amerika’yla, Çin’le, Blair’le filan tarif edilebilir bir şeyden söz etmiyoruz. Onlar küreselleşmenin bırakın müellifleri arasında olmayı, önemli oyuncuları bile değil. Çünkü zaten öyle bir tiyatro oyununda yaşamıyoruz. Onlar da hepimiz gibi, başımıza gelenin nereden ve neden geldiğini anlamadıkları bir oyunda (game), uygun bir pozisyon almaya çalışan sıradan oyuncular.

Artık Türk olmakla, Amerikalı olmakla, Boğaziçi mezunu olmakla, erkek olmakla, kadın olmakla, şu veya bu olmakla imtiyaz sahibi olunamıyor. Elbette her oyuncu, Türk olarak, Amerikalı olarak, Malatyalı olarak, Malatyalı olmayarak oynayacak ve cephanesi bunlar olacak. Ama sahip olduğu vasıfların “hakkını vermeyenlerin”, sadece dünyaya “şu olarak” gelmekle başkalarından önde başlamaları mümkün olmayacak, olmuyor. Kıyamet de bundan kopuyor.

Genel kategorisine gönderildi