Utanmaktan Muaf

Bugün yazmıştım ama…

Hakan Albayrak’ın yazısını (http://www.karar.com/yazarlar/hakan-albayrak/cileyse-cile-7684) okuyunca duyduğum utancı sizinle paylaşmazsam gece gözüme uyku girmeyecek, onu hissettim.

Okursanız siz de fena halde müteessir olacaksınız eminim, “emperyalizmle mücadele yolunda çekilmesi gereken çile neyse çeker”miş mesela Albayrak. Ya siz? İlk yol ayrımında sıvışırsınız, itiraf edin, bütün çileyi Hakangillere yıkıp… “ABD’nin batırmaya azmettiği gemimizin -Türkiye’mizin- selameti için tabii ki seferber” olacak olanların mevcudiyeti insanın içini ferahlatsa da, “ah ben neden onlardan olamadım” diye bir nevi yeis de kuşatıyor insanın ruhunu. Şu “gemimizin” lafının hemen yanında çiçek gibi açılıveren “Türkiye’miz” ifadesine bakın mesela… İçiniz bir hoş olmuyor mu?

Türkiye’miz…

Pardon, birilerinin Türkiye’si… Sizin ve benim değil asla… Halep de Hakan’ındı zaten. Ve diğer pek çok şey.

Neden?

Çünkü… Burası mühim bakın, hükümete “’Seninle aynı gemide değiliz!’ diyenler gibi sorumsuz davranmayı akıllarının ucundan bile geçirmez” Hakanlar… Ya… Bu sıcak havalarda mesela, terlediklerinde bile, bütün hücrelerinden ter yerine sorumluluk ifraz eden zevat bunlar. Siz? Kim bilir hangi kıyıda, serin sulara atmışsınızdır kendinizi…

***

Ulan ne kader be! “Memleketi Ortadoğu bataklığına sürüklemeyin dedik, dinletemedik” gibilerden başlayıp bize ahlaki üstünlük taslayanlarla hesabımızı kapatamadan, bunlar türedi. “Erdoğan’ı değil, bizi istediğinizi biliyoruz” filan sayıklamalarıyla kendi kendilerine manasız cepheler inşa edip, böylelikle Erdoğan’ı baştan çıkarıp memleketin başını belaya soktular. Şimdi birilerini “sorumsuz”lukla suçlayıp, mülkiyetlerine geçirdikleri ülkeyi bir kendilerinin düşündüğü zannını üreterek…

Aklı başında bir çocuktu bu.

Aklı başında olduğu zamanlardaki haliyle sohbet ediyor olsanız, aha şimdiki laflarından sizin/benim aklımıza gelmeyecek mizah üretebilirdi. Laflara bak, “Ekonomiyi -demokratik hukuk devleti ile beraber- güçlendirmek için elden gelen her şeyin hükümetçe yapıldığını bilmek, azmimizi kamçılayacaktır” diye Erdoğan’a sesleniyor aklınca. Adamı zıvanadan çıkarıp kendisini peygamber zannedecek hale getirdiler, şimdi sorumluluğu da “bize” yüklüyorlar, sorumsuzluğumuza…

Canım benim. Erdoğan’dan başlayarak, değdiği her yerden sorumluluk fışkırıyor. Sorumluluk içinde, hâlâ kendileri gibi düşünmeyen herkesi hain olarak etiketleyecek bir üslupla, gemimizin —pardon gemilerinin— kaptanına akıl vermekler filan…

Bir milleti bir tek adama eşitleyip antiemperyalistlik filan yapacak, bu arada milletin kendileri gibi düşünmeyen bütün unsurlarını ihanetle itham edecek, sonra işlerin öyle olmadığını fark edince de, “ama ‘demokratik hukuk devleti’ demiş miydim, demiştim, diyeyim de demiş olayım” filan… Bunların Allah’ının kulu olmak nasıl bir konfor anasını satayım! Her türlü haltı ediyorsun, hırsızları, yalancıları, talancıları peygamber niyetine etekliyorsun, o Allah’ı elalemin parasına eşitliyorsun, tuş olmasını seyrediyorsun, sonra… Yine de en sorumlu, en ahlaklı, en bir şey sen kalıyorsun.

Lafa bak, “Ekonomiden pek anlamasam da bu hikâyenin Brunson’la başlayıp bitecek bir hikâye olmadığını, ülkemizin ekonomi idaresinde yıllarıdır yapıla gelen bazı hataların ve bazı ihmallerin bedelini -de- ödediğimizi idrak edebiliyorum. Tarz-ı siyasetle ilgili sorunların ve adaletle ilgili sıkıntıların ekonomiye tesir ettiğinden de haberdarım.” E birileri o yapılagelen hataları ve ihmalleri dile getirdiğinde, “bunlar ileride başımızı derde sokacak” diye uyardığında, “hainsiniz” demenin, manasız cepheler inşa edip dört koldan taarruz etmenin manası neydi peki?

Aklı da varmış beyzadenin, çünkü “bunların bugünden yarına düzeltilmesini yahut telafi edilmesini ve ekonomik sıkıntılarımızın bugünden yarına giderilmesini beklememiz akıl kârı olmaz” diyor. Sadece aklı olmakla kalmıyor yani, neyin akıl kârı olduğunu “da” biliyor. Yani aklın neyi murat etmesi gerektiğini, sınırları nereden çizmesi gerektiğini de… “Bir” aklı yok, “the” aklı var beyimin. O aklın izin verdiğinden fazlasını talep etmeye kalkarsanız… Tecrübeyle sabit ki, hainsiniz, sorumsuzsunuz…

***

Benim açımdan hesap son derece basit: Peygamberleştirdikleri adam, herhangi bir rakibinin karşısına çıkıp tartışamayacak kadar zavallı biri. O adamın kurduğu “düzen”, o adama ve tercihlerine itiraz eden herkesin asimetrik güçlerle susturulması sayesinde ancak ayakta durabiliyor. Mesela lira çakılırken, o adamın “medyası”, dolar kurunun yayınlanmamasından medet umacak kadar aciz ve yalancı. Tastamam düzenin sahibi gibi…

Beyler bu adamın peşinden, onun kurduğu düzenle antiemperyalistlik oynuyorlardı. Ne güzeldi. Bütün dünyayı dize getirecek, her bir burca hakkın bayrağını dikeceklerdi. Olmadı. Daha çok hain, daha çok suçlu, daha şiddetli iftiralar ve bütün bunları mümkün kılmak için daha merkezi güç lazım dediler. Öyle yaptılar. Olmadı. Daha çok hain, daha çok… Öyle işte. Nihayet, Allah’ı doların muadili olan ve dolar karşısında durmaksızın değer kaybeden tuhaf dinlerinin peygamberini “her şeyin sahibi” kıldıklarında işler yoluna girecekti, kesin bilgiydi.

Olmadı.

Şimdi sorumluluk içinde… Çileyse çile…

Müminlerinin utanma duygusundan muaf olduğu bir tuhaf dinin geldiği nokta işte…

Genel kategorisine gönderildi