Erdoğan’ın Allah’ı

Geçen gün biri —kimdi hatırlamıyorum— Engels’in “yağmur sosyalisttir her yeri sebeplendirir, rüzgâr kapitalisttir zayıf dalları kırar” mealinde bir lafı olduğunu iddia etti. Sahiden böyle bir laf ettiyse, Engels bugünlerde yağmur formunda başımıza düşen şeyleri bilmediğindendir. Okşar gibi yağan eski yağmurların böyle bir metafora ilham vermesi mümkündü sahiden…

Neyse, esas meselem yağmurla değil, rüzgârla…

Kendi kaynaklarını —ekonomik faktörlerini— yeterince verimli bir biçimde örgütleyememiş, daha doğrusu üretim faktörleri arasında iş görür bir “orantı” sağlayamamış “ulusal ekonomiler”, eksik olanı “dışarıdan” tamamlayarak verimi artırabilirler. Mesela büyük savaş sonrası Almanya’sında, silahlanma için kaynak ayrılamıyor olmasının da yardımıyla, sermaye, bilgi ve sair faktörler, emekten daha hızlı büyümüşlerdi. Ya “emeğin kadar üretecektin”, diğer faktörlerin fazlaları verimsiz kalacaktı veya emek ithal ederek… Bildiniz siz onu.

Almanya’nın başına gelen, insanlık tarihinde belki de en sık karşılaşılan orantısızlıktı ama problemi çözmek için geliştirilen “kontrollü göçmen işçi” yaklaşımı, zannediyorum, orijinal bir buluştu. Daha önce köle ithali veya serbest göç gibi süreçler işlemişti —mesela ABD’nin bütün tarihi boyunca olduğu gibi…

Modern zamanlarla birlikte, başka bir türlü “orantısızlık” hali daha yaygınlaştı: Sermaye kıtlığı. Diğer her şeyin var, un var, yağ var mesela. Şöyle dört başı mamur bir “kek” yapmak için şeker lazım, o eksik. Ya “şekerin kadar” yapacaksın, un ve yağın fazlası ziyan olacak veya… Bir yerlerden şeker bulacaksın, yaptığın kekin bir bölümünü o şekeri sana sağlayana vereceksin, yine de elinde “şekerin kadar”la yapabileceğin kekten fazlası kalacak.

Akıllıca…

Türkiye gibi ülkelerde iktidarlar, genellikle, dışarıdan gelen —ve faizini alıp giden— parayı, yukarıda özetlediğim türden bir zaruret olarak gösterip meşrulaştırdılar. AKP ve Erdoğan “dışarıdan para getirme”yi politika olarak benimseme hususunda bir istisna değil. Aksine, eğer kendilerinden öncekilerden farklılaşıyorlarsa, bu politikayı bir zaruret, bir çaresizlik olarak görmeyip —dolayısıyla herhangi bir mahcubiyet duymayıp— “uyanıklık” olarak görmeleriyle farklılaşıyorlar.

Uyanıkların uyanıklıklarını sürdürebilmelerinin en kestirme yolu, dövizi baskılamaktı. Yani lirayı, gerçekte olduğundan değerli tutmak. Liranın gerçekte olduğundan daha değerli olmasının muhtelif yan ürünleri var, biri de rüzgârın perdelenmesi. Yani aslında kırılmış olan dalların, sanki sağlıklı dallarmış gibi, ağacın orasından burasından sallanmayı sürdürebilmesi.

***

Lira taş gibi düşüyor.

AKP cephesinde Kuzu’nun emekliye sevk edilmesiyle doğan boşluğu kim dolduracak, onun arsızlık rekorlarını kim kıracak bahsinde Naci Bostancı ile yarışan Bülent Turan filan gibi birkaç kişi hariç, kimse çıkıp bir laf etmiyor. Ortada tuhaf, anlaşılmaya muhtaç bir hal var. Hangi verileri hesaba katıp, boşluğu hangi varsayımla doldurduğunuza bağlı olarak, sayısız “açıklama” geliştirilebilir.

Biri şöyle bir şey gibi görünüyor bana…

“Türkiye’yi uçuracak” yeni sisteme geçiş sırasında, daha önce pek dikkate alınmamış birileri ekonomi bürokrasisine “sızmış” olabilir. “Bu hal sürdürülemez, lira gerçek değerine doğru düşsün, zayıf dallar ayıklansın, ilk birkaç ay sıkıntı çekilsin, sonra oradan toparlar, ‘gördünüz işte yeni sistem nelere kadir’ deriz” demiş olabilirler. Demiş ve malum zatı ikna etmiş…

Öyle birileri var mıdır? Kesinlikle vardır. Tepelere ulaşmaya çalışmışlar mıdır? Kesinlikle çalışmışlardır. Bugüne kadar sözlerini dinletememiş olabilirler mi? Çok muhtemel. Bugün sözlerini dinletebiliyor olabilir mi? Bir ihtimal.

Eğer o ihtimal gerçekleşmişse ve liranın taş gibi düşmesi, böyle bir “akıl” yüzünden seyrediliyorsa…

Bundan sonra ne olur?

Lira bir süre daha düşer. İhracat artar, ithalat azalır, turizm gelirlerinde anlamlı bir iyileşme olmasa da turist sayısında ciddi bir artış gerçekleşir. Neticeten, cari açık düşer. Ama böyle bir politika değişikliğinin “manalı” bir netice verebilmesi için, içeride kaynakların “manalı”, yani döviz kazandıracak sektörlere yönelmesi gerekir. Dışarıdan gelen paranın rant üzerinden yandaşlara transferinde aracılık yapmaktan başka bir fonksiyonu olmayan inşaat sektörüne değil…

Bunu, eğer varlarsa, bu akılları saraya taşıyanlar benden daha iyi biliyorlardır. Bilmeleri kâr eder mi? Etmez, çünkü politika haline getirilmemiş bilgi hiçbir tesir yaratmaz. Zat-ı şahanelerini ikna edebilirler mi? Zannetmem.

Eğer ikna edebilir olsalar, neticede, şimdi tecrübe ettiğimiz fakirleşmeyi makul bir biçimde bölüşmüş, elimizdeki unu, yağı, şekeri ve sair malzemeyi, oldukları kadarıyla, manalı bir şey haline getirecek filan oluruz. Oradan bir “çıkış” inşa edilebilir yani. Ama bütün bunlar, okurken size de aşikâr bir biçimde göründüğü gibi, asrın liderine yakışacak şeyler değil. Onun, âlemin Dolarına “eşitlediği” —bize öğretilene hiç benzemeyen— bir tuhaf Allah’ı var. Başka hiçbir işi gücü olmayan, bütün mesaisini Erdoğan’ı sarayda tutmaya tahsis etmiş bir özne…

Genel kategorisine gönderildi