Mavi Göğün Altında Uyumak

Mete Han’ın, Çin müdafaası karşısında bozguna uğramış Türk boylarını kendi etrafında birleştirmeye çalışırken, “ölene kadar mavi göğün altında uyuyacağına” söz verdiği söylenir. Daha önce Çin’i diz çöktüren Türk şeflerinin Çinlileşmesinin, yani obalarını terk edip saraylara yerleşmesinin yığınlarda yol açtığı hayal kırıklığına seslendiğini ima eden bu iddianın “kurmaca” olduğunu düşündüm uzun süre. Retrospektif, bugünden geriye bakarak, bugünün değerlerini eskiye yapıştırarak geliştirilmiş bir söylence…

Ancak…

Büyük maliyetler göze alınarak gerçekleştirilen ama ABD seyircisinin yeterli ilgiyi göstermemesi yüzünden ikinci sezonda kesilen Marco Polo dizisinde de hikâyenin ana akslarından biri, Çin’i ele geçirmiş olan —ve Çin sarayında yaşayan— Kubilay’a —töre icabı itaat ettiği halde— muhalefet edenlerin aynı argümanı kullanmasıydı. Muhaliflerine göre Kubilay Çinlileşmişti.

Kubilay’a göre ise… Onun oturduğu yere oturulduğunda işler, muhaliflerin olduğu yerden göründüğü gibi görünmüyordu. Mesele Türklük-Çinlilik meselesi değil, iktidar-muhalefet meselesiydi.

İkisi asimetrik şeyler.

Neden şimdi, dolar almış başını gidiyor, ABD manasız yaptırımlar ilan ediyor, memleketin iktidarı muhalefeti zıvanadan çıkmış mütekabiliyet arıyor, “aynı gemideyiz”ciler etrafa kusup duruyorken aklıma Mete Han geldi? Aslında hanidir aklımdaydı da, Gazete Duvar’da Filiz Gazi’nin Ayşe Çavdar’la yaptığı söyleşi tetikledi meseleyi (https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/08/02/ayse-cavdar-erdogan-tarikatlarla-mucadeleye-mecbur/). Çavdar, birçok kıymetli lafın arasında diyor ki mealen, “iktidar ve muhalefet asimetrik şeyler.”

İktidara gelen dindarların yaşadıkları tecrübe, Kubilay’ın yaşadığından, ırklarının üstünlüğüne inananların yaşadıklarından, sosyalistlerin yaşadıklarından farklı değil. Türklük, Müslümanlık, sosyalistlik… Hepsi muhalefetteyken son derece müessir ve değerli olabilir. Ama iktidarda işler başka…

Netice itibariyle, önümüzde sayısız seçenek var. “Verelim papazı” da diyebilirsin, “abi, bunlar için bir papaz bu kadar önemliyse, otuz papaz tutuklasak demek ki neler yaptırabiliriz heriflere” de… “Biz de ABD bakanlarına aynı şeyi yapalım” da diyebilirsin —ki iktidar olamayan AKP cenahından dendi— “ver papazı, verelim papazı” da… Mesele, A ile A’ (yani A değil) arasındaki asimetriden kaynaklanıyor. A “bir” şey ama A’ kategorisinde yer alan şeyler sayısız. Uçan pembe bir fil de, kış ortasında erik veren bir çam ağacı da, Mars’taki Türk kolonisi de, Küba’yı keşfetmiş Müslüman kâşifler de o A’ sembolünün içinde…

Ve mesele…

Mesela İnce seçimi kazandı. Verdiği sözlerden biriydi, tuttu. Bilmem kaç bin öğrenciyi yurt dışına, diyelim uzay madenciliği okumaya yolladı. Diyelim stratejisi başarılı oldu ve yurt dışına gönderilen öğrenciler alanlarında dünya çapında insanlar oldular. Yani her şey İnce’nin planladığı gibi ve müthiş bir verimle gerçekleşti. Ne olacak? Ne olurdu? İnce’nin imasına göre o bilgi değerli bir şey ve… Öğrenilebilir. Haklı olsun. O değerli şeyi bizim çocuklarımız öğrenmiş olsun.

Ne olurdu?

Sır değil. O çocukların bilgilerini tatbik edebilecekleri şartlar Türkiye’de yok. Ya yurda dönüp işsiz kalacaklardı veya yurt dışında, başkalarının “kalkınması”nın yakıtı olacaklardı. Şimdi olmakta olduğu gibi… Her durumda “yatırım”, karşılığını ödeyememiş olacaktı. Muhalefette Türklük, Müslümanlık, sosyalistlik, Aydınlanmacılık… Hepsi parlak hayaller kurdurabilir. Çünkü filanca taşı falanca kareye oynamanın arkasından gelecek olanlar hakkında konuşmanız gerekmiyor. İktidarda, o taşı öyle oynadığınızda… Maç bitmiyor. Yeniden bir dizi seçenek ve her birinin potansiyel getirilerinin yanı sıra gerçek maliyetleri var.

Hayat, Türklük, Müslümanlık, sosyalistlik, Aydınlanmacılık filan gibi kimliklere göre “gelişen” bir oyun değil. Nasıl gelişiyor? Bir kimliğiniz var, genellikle pırıl pırıl, mesela ahlaklı mı ahlaklı, mesela diğerkâm mı diğerkâm, filan… Ama seçim yapmak zorunda kaldığınızda… Şunun hakkını korumak için bunun canını yakmak, şundan alıp buna aktarmak filan gerekiyor. Terim’in kim bilir nereden öğrenip dediği gibi, “ahlaksızlık yapma fırsatı bulamamış olanların ahlakçılığı” başka, o fırsatı bulanların ahlaklı kalması çok başka… Muhalefette ahlaklı kalmak kolay, iktidarda imkânsız.

Bütün bunları “ama Erdoğan ve çetesini mazur görelim” filan diye diyor değilim. Mazur değiller. Sen üç ay önce yaptığın enflasyon tahminini bugün beş puan revize etmek zorunda kalıyorsan, işin enflasyon tahmini yapmak iken bu kadar vahim hata yapıyorsan, işini bu kadar kötü yapıyorsan, liranın tepetaklak gitmesi için başka açıklamaya ihtiyaç bile yok. Halimiz, bu kadar ahmaklığın bu kadar fütursuzca iktidar kullanıyor olduğu hesaba katılırsa, iyi bile sayılır.

Bütün bunları malum çeteyi mazur göstermek için demiyorum. Ya neden diyorum? Meseleleri münasebetsiz alanlarda tartışıyoruz. İktidarın “kimliği” olmaz. Hatta cinsiyeti bile olmaz. İktidar iktidardır ve onun iktidarlığı üzerinden tartışmak gerekir. Erdoğan, eğer iktidar olarak yapıp ettikleri tartışılırsa başının derde girebileceğini hissettiğinden, daha baştan itibaren, meseleyi bir kimlik meselesi haline getirdi. Muhalefet de buna çanak tuttu. “Ama canım zaten icraattan ahali memnun” iddiası da bu çanak tutmaya destek oldu.

Muhalefet evrensel olduğu varsayılan “değerler” üzerinden, Türklük üzerinden, Müslümanlık üzerinden, sosyalistlik/eşitlik üzerinden, bilgi/bilim üzerinden kendisine bir tramplen imal etmeye kalkabilir ama karşısındakinin kendisine biçtiği kimliği “reddetmesi” gerekir. Türkiye’de güya-muhalefet, Erdoğan’ı bunca başarısızlığa rağmen koruyan kimliği Erdoğan’a, neredeyse zorla giydirdi.

***

Bütün bunları tartışmak için artık çok geç.

Çünkü…

Türkiye, bunların tartışılmasıyla kazanılacak olanların düzlüğe çıkarabileceği sınırı çoktan geçti. Dünya faz değiştiriyor, Türkiye o faz değişiminin ortasında bambaşka bir türbülansa girdi. Türkiye’yi “kanırtan” sıkıntılar dünyanın hallerinden bağımsız değil ama o hallerle açıklanabilir şeyler değil. ABD’de Trump’ı iktidara getiren “şartlar”, Türkiye’de Erdoğan’ı iktidara getiren şartlarla akraba. Ama Trump “değiştirilebilir”, Erdoğan ise değil. ABD’de Trump’ın koltuğu terk etmek zorunda kalacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor —ve bu defa da “yerine Pence gelecek, aman Trump kalsa mı” tartışmaları başladı. Erdoğan’ın ise “sistemin içinde” değiştirilmesi mümkün değil. Ne partisinde öyle bir mekanizma var ve ne de muhalefet birden akıllıca davranıp “seçim kazanacak kıvama” gelse… O seçim yapılabilir.

Ve zaten muhalefet de “değişebilir” değil.

Daha önce defalarca söyledim. Değişebilir olmak işin esasıdır. Faşizm, sosyalizm ve sair “sanki birbirine zıtmış gibi görünen” adlarla adlandırılan rejimlerin ayırıcı vasfı, muhalefette çok kıymetli işler gören “kimliklerin” iktidara gelmiş olmalarıydı. İktidara geldiklerinde, oranın yabancısı olduklarını hissettiklerinden belki, ilk yaptıkları şey “değiştirilemez” olmalarını sağlamak oldu. Şahıslar değişebilir ama oyun “değiştirilemez”. Türkiye, bu eşiği atladı.

Değişebilir olmak işin esasıdır. Hep verdiğim misalle, “eğer vidayı değiştirebiliyorsanız mesele yok, dübele kaynamış değişmiyorsa, dübeli sökmeniz gerekir, dübel duvara kaynamışsa duvarı yıkmanız.” Şimdi bu Brunson vakası, Halkbank vakası filan… Bunlar Türkiye’de şartların değiştirilebilir olmaması yüzünden, Türkiye duvarının “yıkılması” şenliğinin açılışı…

“Türkiye’de olmaz öyle şeyler, şunca yıllık birikim” filan gibi laflar ediliyor, bu tür iddiaları dile getirdiğimde. Hep bildik hikâye yani. Kendi kendine iş yapacak Türklük, Müslümanlık, sosyalistlik, Atatürkçülük filan, artık her neyse… Öyle kendi kendine iş yapan “kimlikler” yok. Toplum “değiştirebiliyorsa”, şununla bozduğunu bununla yapıyor, o sırada öteki kendisini zenginleştiriyor, bunun bozduğunu yapmak için enerji topluyor, filan…

Her toplum gibi Türkiye’nin ahalisinin de birikimleri var. Bir tür bağışıklık sistemi. Ama siz o bağışıklık sistemine savaş açmış, Aydınlanma aklınıza göre tekinsiz işler işleyen o sistemi otuz yılı aşkın süreyle sistematik bir biçimde tahrip etmişseniz, “bize öyle şeyler olmaz” demek bana çok mesnetsiz görünüyor. Kaldı ki, bağışıklık sistemi işleyen bünyeler bile, bu eşik aşıldıktan sonra… Bildiğim kadarıyla hiçbir vakada geri dönemediler.

***

Bitirmeden…

Yukarıda “ahlaksızlık fırsatı eline geçen ahlaksızlık yapar” dedim.

Ben?

Benim açımdan, başkası için doğru olan, benim için de doğrudur. Bir genelleme yapıyorsam “ben hariç” demem yani. Meseleye böyle formüle edecek kadar vakıf olmadığım yaşlarda bile hali az çok böyle hissetmiştim üstelik. Dolayısıyla da hayatım, defalarca iktidarı paylaşma fırsatı elime geçtiği halde, o fırsatı reddetmekle geçti. Ahlaklı olarak ölmek istiyorum ve bu yüzden de iktidardan uzak duruyorum. Ama iktidar lazım. Bizim adımıza tercihler yapılması lazım. Herkes benim gibi davranırsa, ahlaklı ve aç insanlar olarak, yaşlanamadan ölürüz.

Dolayısıyla meselem, bir defa daha, iktidarla değil, iktidarın değiştirilebilir olmasıyla. Birilerinin, iktidarlarını değiştirilemez kılmak için, toplumun öyle veya ihtiyaç duyduğu/duyacağı değerleri kirletmesinin önüne geçebilmekte. İslam kıymetli bir emtia idi. Yarın yine lazım olacak. Mevcut iktidarın kendisini duvara kaynatmak için kullanması yüzünden, ona ihtiyaç duyduğumuzda elimizde öyle bir emtia kalmamış olacak. İslam, diğer bütün değerler gibi, muhalefettir ve muhalefette kıymetlidir. Onu kullanıp iktidara gelirsiniz ama onu kullanıp iktidarda kalmaya hakkı yok kimsenin.

“Ölene kadar mavi göğün altında uyuyacağına” söz verirsin. İktidara gelirsin. Çinlilere boyun eğdirebilirsen ne âlâ. Gider saraya yerleşirsin. Ölene kadar mavi göğün altında yaşama ülküsünü birilerine bırakırsın. Hem iktidarın olanca nimetlerini yiyecek, hem de açların —aç bıraktıklarının— tutunabileceği bütün dalları da sen tutacaksın. Olmaz. Oldurmaya çalışırsan da, hep birlikte tarihin çöplüğünü boylarız.

Genel kategorisine gönderildi