25 Haziran’da Biz

Fizik terimleriyle bakarsak, A noktasından B noktasına hangi yoldan ve nasıl ulaşırsanız ulaşın, yaptığınız iş aynıdır. Dağlar tepeler aşıp tonlarca yakıt mı tükettiniz, yoksa akıntıya kendinizi bırakıp mı geldiniz, fark etmez.

Biyoloji terimleri ile bakarsanız, nereye ulaştığınız, hatta bir yere ulaşıp ulaşmadığınız o kadar ehemmiyet taşımıyor. Neler gördünüz, neler öğrendiniz, zulada ne kadar enerjiniz kaldı, bir sonraki etap için ne zaman yola çıkabilir hale geleceksiniz, asıl mühim olan bunlar.

Fiziğe kalsa, hayat etaplardan mamul bir süreç. O süreçte yer alan öznelerin süreç boyunca değişimlerine hiçbir hassasiyeti yok fizik denklemlerinin —her etaba, her özne, tastamam başlangıç noktasındaki haliyle başlıyor gibi. Biyolojiye kalsa etapların bir manası yok, nereye ulaşmış olursanız olun, oradan başlayacağınız bir başka süreç var önünüzde. Ve esas mühim olanı, siz artık bir önceki etabın başındaki siz değilsiniz.

24 Haziran hakkında konuşurken işin sağırlar diyaloğuna dönmesine yol açan şeyin, farklı kavram haritalarıyla konuşuyor olmamız olduğunu düşünüyorum. Erdoğan karşıtlarının “şu seçimde Erdoğan’ı devirelim de, nasıl devirirsek devirelim” demesinin, Erdoğancıların da “şu seçimde Erdoğan seçilsin de, lazımsa parlamentoyu kaybedelim” demesinin anlaşılır sebepleri var.

Ama…

Eğer bir önceki “etapta”, yani son referandumda Hayır çıksaydı, bu seçim o seçim olmayacaktı. Yani tarafların şimdiki gibi davranacağı bir seçim olmayacaktı. Nasıl olacaktı? Tahmin etmek kolay değil ama şimdi olduğu gibi olmayacağına kalıbımı basarım.

Tastamam aynı mantıkla —ve aynı emniyet seviyesiyle— diyebilirim ki, 25 Haziran’da da, netice ne çıkarsa çıksın, şartlar şimdiki gibi olmayacak. Dünyaya ve Türkiye’ye bakarken şimdiki gözlüklerle bakıyor olmayacağız. Şimdiki bizler olmayacağız. Nasıl birileri olacağımızı tahmin etmek kolay değil ama şimdiki bizler gibi olmayacağımız kesin.

Benim açımdan bakıldığında, Türkiye’nin başını fena hale derde sokan şeylerin başında, “dünyaya fizik kavramlarıyla bakıyor olmak” geliyor. Fizik kavramları son derece ikna edici, kolaylıkla dile getirilebilir kavramlar. Kuvvet dediğinizde, işte orada kuvveti ölçen cihazlar var. Ölçersiniz, daha kuvvetli olan ortaya çıkar. Ötekini de yener. Hatta müsabakaya bile lüzum yok —ki zaten Aydınlanmacıların dünyasında, neticesi önceden bilinemeyen “müsabaka” gibi kavramlara da hiç yer yok. ABD’de enflasyon Türkiye’dekinden düşük, dolayısıyla dolar TL karşısında şu kadar değer kazanacak, filan. Dolar dediğiniz şeyin bir “piyasası” olması, değerinin ona duyulan güvenden neşet etmesi, fiyatının ise alan ve satanın mutabakatıyla belirlenmesi, fizik kavramlarıyla ifade edilebilir şeyler değil.

Kolay ifade edilebilir olmak, doğru, haklı ve/veya sağlıklı da olmak manasına gelmiyor ama. Mesela sağlık terimi biyolojik bir terim ve onu, kuvveti tarif ettiğiniz gibi tarif etmeniz mümkün değil. Bir mutabakata yaklaşmayı bile başaramadan, sağlık denen şeyin ne manaya geldiği, hangi özneye sağlıklı denebileceği hakkında, günlerce, aylarca tartışabiliriz. Bizi “size ne oluyor, bu işin uzmanları var” diye susturacak olan uzmanlar tartışsa, muhtemelen tartışma herhangi bir yere yakınsamadan daha da uzun sürer.

Türkiye’de dolar şu kadar, GSYH şu kadar, dış açık bu kadar, şehirleşme oranı şöyle, eğitim seviyesi böyle, sandıktan çıkan oylar şu, 24 Haziran’da —seçim olursa— şöyle olacak, filan. Bunların hepsi, herhangi bir anda tahlillerinizi yaptırdığınızda laboratuvardan aldığınız rapordaki değerler gibi şeyler. O kanı vermiş olan siz ile o raporu almış olan siz aynı değilsiniz. Bütün o değerler değişti, tıpkı dolar kuru gibi… Ama burada işaret etmeye çalıştığım şey başka. Bütün o değerlerin ve o raporda yer almayan birçok başkasının “toplamının” söylediği —söylemesini beklediğimiz— bir şey var: Ne kadar sağlıklı olduğunuz… Kan şekerinizin, kan verdiğiniz anda şu kadar olduğu hakkında bir tartışma yok. Ama onun ne manaya geldiği hakkında? Bir yığın tereddüt, bir yığın belirsizlik… Kâğıtta bir değer çok kolayca herkesin herkese aktarabileceği bir şey, “kan şekeri de şuraya çıkmış”. Hepsi bu kadar. İyi de bu ne manaya geliyor? “Eğer şu da şöyleyse, filanca değer de böyleyse, kendinizi şöyle hissediyorsanız, acaba hep mi yüksekti, en son ne zaman ölçtürmüştünüz” filan… “Karaciğerinize de bir baksak, belki de son günlerde fazla tatlı yediniz, sizi çok üzen bir şey oldu mu, çok endişelendiren” filan. Şimdi burada olmanızın bir manası olabilir ama esas mühim olan buraya nereden, nasıl geldiğiniz.

24 Haziran’da —eğer seçim olursa— sandıklardan çıkan sayıların elbette neticeleri olacak. Ama o sayıların neden ve nasıl çıktığı çok daha ehemmiyet taşıyacak. Benim açımdan daha da mühim olanı ise başka. Sandıktan çıkan ne olursa olsun, mevcut klişelerden —çoğu fizikten mülhem kavramlarla türetilmiş klişelerden— bir seçkiyle açıklanacak. Diyelim İnce kazandı, “gördün mü bak, Erdoğanvari bir kampanya yürüttü, kazandı,” denecek, “demek ki toplum Erdoğan gibileri istiyor”. Kimse sormayacak “e o halde neden Erdoğan kazanamadı?”

Yani?

Bir sonraki etaba, bundan öncekine çıktığımız gibi, aynı biz olarak çıkacağız. Fizikteki özneler gibi. Mesele şu ki, hayat biyolojik bir ritimle yol alıyor.

Genel kategorisine gönderildi