Büyük Boşluk

Geçen gün Bahçeli için, “boşluğu dolduran boşluk” dedim. Yanlış bir mana çıkmasın, Bahçeli’ye haksızlık etmeyelim, o sadece daha büyük bir boşluğun bir parçası.

Aslında Bahçeli’ye veya başkasına haksızlık etmekten imtina etmeye çalışmak da o kadar manalı olmayabilir. Neticede hayat adil değil. Adil olmadığı hususunda benim delillerime ihtiyacınız da yok, Erdoğan’ın çetesindeki herhangi birine sorsanız söyler. Mesela 7 Haziran’dan önce, mutlaka hatırlayacaksınız, Ahmet Hakan —hâlâ diyetini ödemek için çırpınıp durduğu— bir iş işlemiş, Selahattin Demirtaş’ı programına çıkarmış, saz çalmasına göz yummuştu. Hatırlıyorsunuz değil mi? Sonrasını da hatırlıyorsunuzdur, Erdoğan’ın şeyleri, “vay haksız rekabet” diye ağladıkça ağladılar.

Bir kefede milyarlarca dolar, binlerce billboard, gazeteler ve televizyonlarda tekel, devlet kurumlarının AKP sloganlarını çağrıştıran reklam kampanyalarında patlama gibi yeni icat adilikler, devlet kasasından “açılış” görünümlü propaganda faaliyetleri, bir yandan Başbakanlık ve öte yandan Cumhurbaşkanlığı ödeneklerinin seçim için seferber edilmesi… Öteki kefede bir adam, bir saz ve bir türkü…

Size de adil görünmemiş olabilir. Ama herhalde başka türlü… Yanılıyorsunuz, AKP’liler haklı, AKP aleyhine haksız rekabet vardı. (Devam etmeden vurgulayayım, Demirtaş’ı veya HDP’yi çok matah özneler olarak, altına girdikleri işi hakkıyla yapmış özneler olarak görüyor değilim.)

AKP’liler haklı. Demirtaş Hakan’ın programına çıkıp saz çalınca… Terazinin dengesi şiddetle bozuldu. Çünkü…

Önce…

Maceralarının birinde Asteriks ve Obeliks İsviçre’ye giderler. Orada bir dostlarının evindeyken Romalı devriyeler gelir, dostları onları zeminin altındaki kilere saklar. Obeliks zaten hanidir “midemde devasa bir boşluk var” diye sızlanıp durmaktadır. Bir karede Asteriks artık dayanamaz, kilerdeki devasa peynir kalıplarını işaret edip “şunları ye” der. Bir oturuşta birkaç yaban domuzu yemeden asıl öğüne hazır hale gelemeyen Obeliks, delikli peynir kalıplarına bakar, Asteriks’e döner ve… “Ne yani,” diye sızlanmayı sürdürür, “midemdeki boşluğu bu boşluklarla mı dolduracağım?”

Netice itibariyle terazinin bir kefesi boştu. Gerçi “milletin şeyine koyan” müteahhit bozuntularından toplanan haraçla beslenen bir yığın mahlukla doldurulmaya çalışılmıştı ama ne yazık ki tamamı boştu. Adamın veya kadının “insanlık” kutusunu açıyordunuz, boş çıkıyordu. “Vicdan” kutusunu açınca, “akıl” kutusunu açınca, “izan” kutusunu açınca, “ar” kutusunu açınca… Bir dakika, “elbette bir yerde bir şey bulacağım” telaşıyla kutudan kutuya saldırıp durmayın, hepsi boş. Müslümanlıkları boş, profesör olanlarının profesörlükleri boş, özsaygıları boş. Bir vasıfsız, bir boş kulun kulları her biri. Her biri… Kulu oldukları vasıfsız şeyden daha az boş oldukları bir görünürse diye… Neleri varsa boşaltmışlardı o tarih gelmeden önce… Yani bir şeyleri olanları kast ediyorum. Yoksa çoğu zaten yaradılıştan boştu.

Dolayısıyla, onlardan binlercesini, vekil kisveli, bakan kisveli, TRT Genel Müdürü kisveli, Diyanet İşleri Başkanı kisveli, yargıç kisveli, savcı kisveli, gazete köşe yazarı kisveli, araştırmacı kisveli, rektör kisveli bir yığın böyle boş şeyi bir kefeye koymakla…

Adil değildi. Ben demiyorum, kendileri dediler aylar boyunca. Aylar boyunca sızlandılar “ama adil değil, Demirtaş’a saz çaldırdınız” diye… Ve bence, sonuna kadar haklılar. Sahiden de başta reisleri olmak üzere, onun şeyinin kılı olmaya pek hevesli olanları olmak üzere, onu anasının üstünde yakalasa anasından şüphelenecek olan şeyler olmak üzere, kavun seçer gibi yoklana yoklana seçilip listeye yazılıyor olmakta insanlık haysiyetine bir taarruz hissetmeyen vekilleri ve başka insanlara her şeyi yapmayı göze alabileceklerini ispatladıkları için bürokraside bir yerlere getirilmeye layık görülen mahlûkatın tamamı… Hani boşluklarını örtmek için kendilerini memleketin bekası ve İslamiyet’in zaferi için seçilmiş neferler olarak pazarlayan bu aciz mahlûkatın tamamı… Boş idiler. Boşluktan ibaret idiler. Âdem bu torunlarını görse… Havva’ya yanaşmaktan ürkerdi muhtemelen, o kadar boş bunların tamamı. İnsanın torunu olsalar, torunun olduğu için utanırsın —o kadar yani. Dolayısıyla öteki kefedeki bir adam, bir saz ve bir türkü, bunların tamamından ağır çekti. Adil değil. Haklılar.

İmdi…

Mesele çözüme kavuşmuş değil, burada başlıyor.

Ama önce tekrarlayayım, meseleyi bu biçimde ortaya koyan ben değilim, “ulan sen nasıl olur da Demirtaş’a saz çaldırırsın, teraziyi altüst ettin” diye Ahmet Hakan biçaresine gürleyen zevat. Onlar diyorlar, “bu kefede vekil olan, bakan olan, yazı yazan, televizyon programı yapan bizlerin, hepimizin toplamının, bir adam ve bir saz kadar ağırlığımız yok”. Kalibrelerini ben tayin etmiyorum, kendileri ediyorlar. Normal şartlarda insanların kendileri hakkındaki beyanlarına tedbirli yaklaşırım ama muhtelif biçimlerde test ettim ve iman ettim ki… Evet, reislerinden başlayarak ta filanca gazetede yazı yazan, maaşı da “milletin şeyine koyan” müteahhit bozuntularından alınan haraçlarla ödenen güruhun tamamı, bir adam, bir saz ve bir türkü etmez. Kabul ettim.

O halde sormak gerekiyor, bu boşluk neden kazanıp duruyor? Milletin midesindeki, ruhundaki boşluk, bu boşlukla nasıl oluyor da doluyor?

Sorunca cevap karşı cenahtan yankılanıyor: “Söylüyoruz inanmıyorsun, millet, millet değil azizim.” Nereden biliyoruz milletin millet olmadığını? Adam kendini yakmak için üzerine benzin dökmüş, orucunun bozulup bozulmadığını soruyor. Daha delil lazım mı?

Lazım.

Boş ver Özdil vakasını, biz ciddiyiz, bak, bunca rezilliğe ve boşluğa rağmen adamlar gidip hâlâ Erdoğan ve çetesine rey veriyor. Kime verselerdi, siz kime veriyorsunuz? Mesela CHP’ye… Memnun musunuz CHP’den? Haşa! Nasıl memnun olalım? E belki AKP’ye oy verenler de ondan memnun olmadıkları halde veriyorlardır. O halde vermesinler. İyi ama siz memnun olmadığınız partiye veriyorsunuz…

Gibi…

Yani CHP herhangi bir şey yapmayacak, AKP’nin bezdirdiği yığınlar, AKP’den yıldıkları için, yolun karşısına geçecekler. O sayede CHP kaldırımı kalabalıklaşacak. İzmir’in, Çankaya’nın, Beşiktaş’ın kaldırımları gibi, üzerinde yürünebilir olmayacaklar ama “öteki daha kötü” diye katlanılacaklar. Yani muhalefetin kutularını açıyorsunuz… Onlar da boş.

***

Ne bahtsızlık! Hem iktidarın hem de muhalefetin aynı boşlukta olmasının aynı döneme denk gelmesi… Memleketin kara talihi işte.

Değil.

Yirmi yılı aşkın süredir iddia ediyorum ki, siyaseti düzenleyen —ve esasına kimsenin dokunmadığı— mevcut mevzuatın siyasetin içini boşaltacağı besbelliydi. Siyaset, tabiat olarak hiç andırmadığı “şirket yönetimi” için uygun olabilecek bir anlayışla düzenlenmişti. Neticede bir yığın şirketimiz oldu. Hissedarların, yani seçmenlerin yatırdıklarını kendi aralarında üleşmekten gayrı bir ufku olmayan bir yığın adam ve kadının profesyonel meşgalesi… Ama artık kasaplar, çobanlar filan vekil olamadığından, düzgün giyimli, dil bilen vekiller sahnede çoğaldığından, Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu filan gibi zamanın çokbilmişlerinin çok hoşuna gitti bu yeni siyaset. Çok alkışladılar. “Hah şöyle, laftan anlayan birileri gelmişti nihayet.” Ve siyasi şirketler, Özköklerin, Mutluların yönettiği iktisadi şirketlerle “anlaştılar.” O gün bugündür anlaşıyorlar.

Kötü bir şans değil yani başımıza gelen hal. Göz göre göre geldi. Ve olup bitende ahalinin hiç kusuru yok. Ahalinin ve ahaliyi meydana getiren fertlerin her birinin son derece akıllı, doğru tercih yapan özneler olduğunu filan iddia etmiyorum. Öyle değiller. Zaten olamazlar. Çünkü doğru tercih diye bir şey yok. Neticede ahali, mevcut seçenekler arasından tercih yapar ve seçeneklerin her biri, Platonik bir mükemmellik ile mukayese edildiğinde yüzüne bakılmayacak şeyler olur. Mesele şu ki, asker mantığıyla düzenlenmemiş, tabiatına uygun olarak düzenlenmiş bir siyasi rejimde seçenekler, birbirleri ile yarışırken, zaman içinde kendilerini günceller dururlar. Ahali onların giderek daha kötü, giderek daha yetersiz, zamanın ruhuna giderek daha kayıtsız olmalarına mani olur. Böyle gider işte…

Türkiye’de öyle gitmiyor.

Elinde bir saz, ağzında bir türküyle sahne aldığında adamın birinin sıkletini bile çekemeyecek kadar boşalmış şeyler, adamı derdest ediyorlar. Ve işlerine kaldıkları yerden devam ediyorlar.

HDP’li vekillerin bilmem kaç tanesi neden içeride? Çünkü teröristler. Onca HDP’li Belediye Başkanı, onca il, ilçe yöneticisi? Çünkü parti terör örgütüyle işbirliği yapıyor. O halde mahkemeye verin, haklıysanız kapatsın HDP’yi! Olmaz, biz kendimize “parti kapattılar” dedirtmeyiz. Canlarım benim. Ceviz kabuğundan teknenin, kuş kanadından yeli olur ya, hepsini toplasan saz çalan bir adam kadar çekmeyen bu akılların fikri de bu. Partiyi kapatırlarsa ya yenisi kurulacak veya Kürt muhalefeti ile birlikte genç muhalefet sokağa dökülecek. Baş edemeyecekler. Parti kalsın, içini boşaltalım. Sıkleti bizimkine denk olsun.

***

Neticeten geldiğimiz noktada, memleketin görüp gördüğü en boş adam olan Erdoğan, örümcek mörümcek hikâyeleri anlatarak, kendisini peygamber ilan etti. Etrafına çöreklenmiş ve yarattıkları problemlerin herhangi birini çözmek için gereken asgari becerilerin hiçbirine sahip olmayan zevat, bu nevzuhur peygamberin dinini yayıyor. Boşluk, başka herhangi bir yerde hiçbir işe yaramayan boşluk, bilen bilir, tam da bu mevzuda aniden çok işe yarar. Allah’ın ahmağının ahmaklıkları, öyle yorumlamak isteniyorsa, keramet gibi pazarlanabilir —başka türlü açıklamak müşküldür çünkü.

Boş tenekenin işe yaradığı başka bir hal daha var, bilirsiniz. Çok gürültü yapar. Olur olmaz her konuda, ettiği laf lafa benzese de benzemese de, manalı manasız konuşan, başka kimseyi konuşturmayan bomboş bir tenekemiz var. O boşluğun memleketin başına musallat olması ahalinin aymaz veya dindar filan olması yüzünden değil, boşluğu taltif eden bir sistemimiz olduğundan…

Genel kategorisine gönderildi