Kurucu Özne

Önceki gün Gazete Duvar’da Dinçer Demirkent imzalı bir yazı yayınlandı (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/05/17/24-haziran-bir-son-mu/). Bence içine girdiğimiz tünelin mahiyeti son derece ekonomik bir dille ve sarahatle özetlenmiş. O kadar olur yani…

Yazı şöyle bitiyor: “Seçimler ve sonrasının temel stratejisi seçmenin seçmen niteliğini aşan kurucu gücü ile muhalefet partilerinin muhalefet partisi niteliğini aşan demokratik zeminlerinin kesişimi olacaktır, bugün değilse yarın.

Evet, bence de Türkiye’nin biricik öncelikli problemi var: Toplumun bir “kurucu özne” olarak yeniden örgütlenmesi. Normal şartlarda tek değişkenli, tek parametreli, “tek yol”lu her analizden nefret ederim. Ama bu defa kendimi inkâr etmekten başka bir seçenek bulamıyorum. Bir tek yol var, o da bir kurucu özne olarak örgütlenmek. Bu işi 24 Haziran’da yapabilirdik, artık öyle görünmüyor. Ama 24 Haziran bu işin yapılması için lazım gelen enerjiyi, teçhizatı, malzemeyi sağlayabilir.

Sandıktan çıkan netice ne olursa olsun…

***

Dün İbrahim Kaypakkaya’nın ölüm yıldönümü idi. Ekşi Sözlük’teki başlığının altına bu vesileyle muhtelif eklentiler yapılmış. Birinde deniyor ki “Kemalizm’e getirdiği eleştirilerin öznesini değiştirerek herhangi bir modern topluma uygulamak mümkündür. Şu halde iki olasılık var. Ya Kaypakkaya yanlıştır ya da modern toplum.

Bir üçüncü olasılık daha var hâlbuki. Kaypakkaya haklıdır, modern toplum “doğru veya yanlış” diye kodlanamayacak bir vakıadır. Ama modernleşmemiş toplumları modernleştirmek yanlıştır. Kemalizm de o yanlışlardan bir yanlıştır.

Bildiğim kadarıyla Kaypakkaya’nın tahlillerini, mesela Fransa veya İngiltere’ye tatbik etmek uygun olmaz. Ama mesela Tunus’a, Mısır’a, Arjantin’e uygulamaya kalkarsak, evet, hepsine uyabilir bir ölçüde. Yine bildiğim kadarıyla Kaypakkaya’nın “temelleri”, bir modernleştirme metodundan başka bir şey olmayan ve Marksist-Leninist etiketiyle adlandırılmış olan zemine yaslanıyor. Dolayısıyla (a) Kaypakkaya’nın tahlillerini mesela Rusya’ya tatbik edersek de aksamayabilir ve (b) son tahlilde Kaypakkaya, bir modernleştirme metodunun aksaklıklarını bir diğeriyle aşmaya çalışan biri olarak konumlandırılabilir.

Ama…

24 yaşında vahşice öldürülmüş bir delikanlının “Kemalizm eleştirisi” olarak hafife alınan tahlilleri, esasında modernleştirme ideolojilerinin eleştirisi olarak ele alınabilirse… Şaşırtıcıdır.

Bütün bunların 24 Haziran’la ve Demirkent’in yazdıklarıyla alakası ne? Eğer bir unsuru olduğumuz toplum bir kurucu özne olarak yeniden örgütlenebilecekse, Kaypakkaya’nın o kadar kısa süren hayatında yaptıkları çok kıymetli bir kaynak olabilir. Tam da modernleştirme ideolojilerinin “bu” topluma ne yapmış olduğunun ve bizi nasıl sakatladığının özgün, muhtevalı ve nispeten nötr bir tahlili olarak…

***

Sandığımızda, yeniden ele alıp, ovalayıp temizleyerek yeniden fonksiyonel hale getirebileceğimiz herhangi bir şey kalmadı. Osmanlı’nın —yani bu topraklardaki son başarılı örgütlenme pratiğinin— üzerinde yükseldiği ne vardıysa, hepsinin devri dolmuştu —günün şartlarına uygun olarak güncellenememişlerdi. “Yeni dünya”nın cüretkâr bir klonlanması teşebbüsü olarak Kemalizm, gizlenemez bir başarısızlığın ardından, sol diye adlandırılınca sol olduğu varsayılan bir tuhaf anlayışla melezlenerek mumyalandı. Solun kendisi zaten toplumun herhangi bir budağına eklemlenip aşılanmayı beceremedi. Milliyetçiliğin zemini zaten yoktu, milliyetçiler içlerinden İslamcılar veya sosyalistler kadar bile adam çıkaramadı. Bu çıkmazın içinde sürüklenirken, herkesin zencisi olarak temayüz edenler İslam ideolojisi zannedilen bir itiraz olarak mayalanmıştı. İktidara geldiklerinde açtıkları bütün yollar geçmişin çöllerinde kayboldu.

Memleketin Kemalistlerinin, sosyalistlerinin, milliyetçilerinin, İslamcılarının 35 yaş altında zerre kadar karşılığı yok. Mesele Kemalizm’in, sosyalizmin, milliyetçiliğin veya İslamcılığın kategorik olarak yetersiz olmasından kaynaklanmıyor olabilir —teorik olarak. Ama bir biçimde, günümüz Türkiye gençliğini heyecanlandıracak, bir özne olarak örgütlenmelerine ilham sağlayacak vasıfları sergileyemiyor oldukları hususunda mutabık kalabiliriz.

Özsel bir yetersizlik söz konusu olmayabilir. Ama her biri kemikleşmeyi bir meziyet olarak görüyor ve değişen şartlara uyum sağlamamakta direniyor. Her biri “bir başına” olmakta bir soyluluk görüyor, başkalarının eklemlenmesiyle zenginleşmeye kafaları basmıyor. Paslaşmayı bilmiyorlar ve paslaşmamayı bir marifet zannediyorlar. Bu hal, hepsinin son tahlilde, modernleştirilmiş bir toplumun arazları olmasından kaynaklanıyor. Özde her biri farklı bir modernleştirme projesinden öteye de gidemiyor.

Ama modernliğin enerjisi kalmadı. Dünya genelinde… Modernleştirmenin de manası kalmadı dolayısıyla… Yukarıda saydığım ideolojilerin tamamının paylaştığı —mesela dünyaya meydan okuma, güçlü ve “tam bağımsız” olma, kendini feda etme ve saire gibi— değerlerin muhtevası tamamen boşaldı veya kökten değişti. Yine hepsinin farklı biçimlerde kutsallaştırdığı —ve ezeli ve ebediymiş gibi sunduğu— birey, aile, devlet gibi formların tamamı çatırdıyor. Siz değerler ve formlar üzerinde yıkıcı bir biçimde “çalışan” dinamiklerin iktisatta, eğitimde ve sair alanlarda iş gören muadillerinin listesini de çıkarabilirsiniz.

Yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye’nin 35 yaş altındaki nüfusunun önemli bir bölümü, o dünyayı kuran akranları ile aynı frekansta. Onlar Osmanlı’nın artıklarından modern bir devlet yapmaya heveslenen Kemalistler gibi aşağılık kompleksleriyle malul değiller. Veya o modern devleti sosyalizm şemsiyesi altında yapmaya kalkanlar veya sosyalistlere karşı “milli” bir motivasyonla kışkırtılmış olanlar veya İslamcılar gibi…

Kompleksli değiller, ve Alman, Fransız, İngiliz akranları ile aynı frekanstalar ama onlarla aynı değiller, üzerinden bir dizi “modernleştirici” buldozer geçmiş bir toplumun içinde yetiştiler. Dolayısıyla farklı tecrübeleri, farklı hassasiyetleri, farklı birikimleri var. Bu farkları ile zenginleştirebilecekleri bir “kuruluş”un “kurucu özne”sinin bileşeni olabilirler. Türkiye’nin ajandası bence böyle bir şey.

Genel kategorisine gönderildi