İki Neticeli ve Tarihsiz

Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ve HDP üzerinden söylemeye çalışıp pek de beceremediğim şeyleri doğru dürüst dile getirmek için lazım gelen edevat, Ali Topuz’un eski bir yazısında varmış (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ali-topuz/siyasetin-yargisallasmasi-bu-savasi-kim-istiyor-1070856/). O, benim dile getirmeye çalıştığım şeyi değil, onun ayna simetriğini vurgulamaya çalışmış ama bana lazım olan kavramlaştırmayı yapmış.

“Yargı, iki ihtimalli, iki sonuçlu bir düzenek. Taraflardan biri ya kazanır ya kaybeder. Ya beraat ya mahkumiyet. Yargı tarihsizdir de. Her el, her maç yeniden başlayan oyun dizisi gibi. Daha önce suçlu ya da haksız olması kişinin, o davada suçlu ya da haksız olduğunu göstermez, filan.

“Siyaset ise üç ihtimalli, üç sonuçludur. Öyle olmadığında siyaset olmaktan çıkar. Kazanç ve kaybın yanındaki ihtimalin, sonucun adı: Uzlaşma. Parlamenter rejimler uzlaşma esasını benimseyerek iş görür. Aksi halde münasebet bir mücadele, bir savaşım olmaktan çıkıp düpedüz savaşa döner. Ayrıca siyaset ‘tarihli’dir de: Kuşaklardan kuşaklara miras kalan anlaşmalar, yani kazanç/kayıp/uzlaşma tarihleri vardır her siyasal iklimde. Seçimi kaybedenler her şeylerini kaybetmezler! Önceki dönemlerin uzlaşmalarının kazananını, kaybedenini ya da oyuna katılmayanını koruyan uzlaşmaları, yani tarihi birikimleri yekten çöpe atılamaz. ‘İnsan hak ve özgürlükleri’ denilen şeyler, bu tarihin kayıtlarıdır.”

Fenerbahçe-Beşiktaş maçının belki de en “çıplak” şekilde gösterdiği şey, Topuz’un tarif ettiği türden bir “yargı”nın artık mevcut olmaması. Daha vahimi, öyle bir yargıya bir hasret, bir ihtiyaç da duyulmaması. Beşiktaş tarafı maça çıkmama kararı verdiğinde, “bu maç iki taraftan birinin hükmen yenilgisiyle bitmeliydi” demiyor mesela, maçı Fenerbahçe-Beşiktaş maçları “tarihi”nden koparıp, kendi başına bir “olay” olarak değerlendirmiyor. Fenerbahçe tarafı buna mukabil, “ne işi var eski maçların burada” demediği gibi, bir de “çıkın oynayalım” diyor. İki taraftan birinde yer alarak medyada, sosyal medyada boy gösterenlerin hiçbiri, “yahu bu bir maç, yarıda kaldı, birinin hükmen mağlubiyeti gerekir” demedi.

Bu hal, yani “yargının ‘böyle’ siyasallaşması” yeni bir hal. Yargının siyasallaşması derken biz, yargının siyasetin emrine girmesi, siyasi mücadele enstrümanı olması gibi hallerden şikâyet ederdik ve şikâyet edilecek şeydi. Bugün yargı bu anlamda siyasallaşmış halde mi? Evet, öyle.

Ama yargının alıştığımız türden siyasallaşmasına “ilave” olarak “başka” bir şey daha var. Yargının “metodolojik” olarak siyasallaşması. Yargının iki neticeli ve tarihsiz olmasının ortadan kalkması.

Mesele Fenerbahçe-Beşiktaş maçıyla veya futbolla sınırlı olsaydı “canım, çok daha mühim işlerimiz var” denebilirdi. Ama mesela HDP’ye uluorta “terörist” denmesi ve buna rağmen kapatmaya teşebbüs edilmemesi veya “Cemaatle mücadele” adı altında sergilenen bulanık savaş ortamı gibi daha ciddi mevzularda da tastamam aynı mekanizma çalışıyor.

“Yahu kardeşim, adam Cemaat okullarında öğretmenlik yapmış, bunun neresi suç” dediğinizde, o öğretmenin “tarihinden” deliller getiriliyor mesela. Ve besbelli ki, tastamam aynı durumda olanların “hepsi” aynı muameleye maruz kalmıyor, bir yerlerde bir takım “pazarlıklar” dönüyor. Gülmen ve Özakça açlık grevi yaparken “ama onların da tuhaf geçmişleri var”lar dökülüyor pazara. Sonra “ölmemeleri için tutuklanmaları” gibi tuhaf “çözüm”ler, gri alanda manasız çözümler üretiliyor. HDP bahsini tekrarlamayım.

Bütün bunlar “vahim” şeyler. Ama esas vahim olanı, bütün bunları yadırgayan neredeyse kimsenin kalmamış olması. Yani hukuk, memlekette, topyekûn lüzumsuz bir metot, olsa olsa bir aksesuar halini aldı. Hiçbir şey iki neticeli ve tarihsiz değil. Hiçbir şeyi iki neticeli ve tarihsiz olarak tartışamıyoruz.

Yaşadığımız zihinsel kırılmanın muhtelif mahzurları vardır herhalde.

Benim gördüklerimden biri şu: Eğer meseleleri (mesele ne olursa olsun) iki neticeli ve tarihsiz olarak değerlendiremiyorsak, artık bize hâkim lazım değil, hakem lazım. “Tamam, sen haklı olabilirsin ama senin baban da onun babasına şöyle yapmıştı” filan diyerek, kendince “ortadan” hükümler verecek, hükmüne itiraz edilemeyecek bir büyük otorite olarak hakem.

İkincisi ise şu: Artık hiçbirimiz, hiçbir manada emniyette değiliz. Tarihten kâfi miktarda delil getirenin, bir biçimde, sıfır veya bir olması gereken şeyi yarım, olmazsa çeyrek filan haline getirebilme imkânı doğar/doğdu. O delillerin sahiden delil olması da şart değil, hakem delil olarak kabul ediyorsa, tamam. Bu ölçekte emniyetsizlik, sadece mevcut yağma düzeninin sonucu değil, aynı zamanda onu besleyen sebep de oluyor.

Çünkü…

Esas mesele şu ki, varlıkları ve değerleri yağmalananlar, yağmalayanların oyununu kabul etmiş durumda. Beşiktaş çıkıp “bu maç iki taraftan birinin hükmen mağlubiyetiyle neticelenmeli” deseydi, büyük ihtimalle hükmen mağlup sayılan taraf olacaktı ama “oyunu bozacaktı”. Öyle yapmadı, oyunu pekiştirecek, bulanıklığı artıracak işler yaptı. Beşiktaş taraftarı da “tarihten deliller” getirmeye koştu.

***

İmdi…

Gelelim güncel olana.

Sözünü ettiğim oyun “Erdoğan’ın oyunu”. Oyuna değil de Erdoğan’a itiraz etmenin bir manası olduğunu zannetmiyorum. Erdoğan, kalabalıkların önüne getirdiği delillere delil muamelesi yapacağını ispatlamış birisi. Diğer aktörlerin hiçbiri, bu hususta Erdoğan’ın eline su dökemez. Yani ahaliyi, “kendinizde emniyette hissetmiyorsunuz ya, kendinizi emniyette hissedeceğiniz bir oyun kuracağım” demek yerine “ben daha adil bir hakem olacağım” demekle peşinizden sürükleyemezsiniz. “Tarihin güncel ilişkilerimizde yeri yok” demek yerine “o tarihi değil de şu tarihi esas kabul edeceğim” demenin kazanma şansı neredeyse hiç yok. Erdoğan’dan ve “adaletsizliğinden” ikrah getirmiş ahaliye “bahçeye çıkma” vaadi yerine, “biraz da şu odada oturalım” demekle ikna etmek, bana müşkül görünüyor. Yine de Erdoğan’dan ikrah getirmiş bir ahali var ve ne yapacağı belli olmaz.

Ama…

İnce ve Akşener yeni ve küçük Erdoğanlar rolünü fazla benimsemiş görünüyorlar. Bu rolü oynayabilecek donanıma sahip gibi de görünmüyorlar. Bu gidişle birkaç gece içinde ahalide “biz eski başrol oyuncusunu isteriz” duygusu uyandırabilirler mi? Uyandırabilirler.

Mesele şu ki, bu oyun sürdürülebilir bir oyun değil. Erdoğan —İnce ve Akşener’in zavallılıkları sayesinde— bu maçı kazansa bile, herkesin “kendi tarihi”ni dosyalar halinde önüne getirdiği ve “tarihten doğan hakkını” talep ettiği bir oyunda, kâfi miktarda kişiyi tatmin edecek yolu bulamaz. Erdoğan 25 Haziran’da başkan olsa, memleketi Aralık ayına kadar ayakta tutamaz.

Hani biraz daha ciddi işlere kafa yorsak diyorum.

Genel kategorisine gönderildi