Pantolon Uyduramadık Gömlek Verelim

Şimdilerde hatırlanmıyor olabilir ama bir konfeksiyon markasının (yanlış hatırlamıyorsam İGS’nin) reklamlarıyla dolaşıma sürüldüğünde, “pantolon uyduramadık, gömlek verelim” klişesi, çok iş yapmıştı. Türkiye reklamcılık sektörünün popüler kültüre belki de ilk büyük hediyesi idi. Oradan ilhamla, CHP’ye Abdullah Gül’ü uyduramadık, Melih Gökçek verelim —olmaz mı? Hem Gül gibi “armut pişsin ağzıma düşsün” diye beklemez de, ekmeğini taştan çıkarır yani. İlaveten, muhafazakâr denen tabanda Gül’den daha çok karşılığı olan biri…

Gül, Şener, Babacan ve saire isimlerin hepsi, aynı yanlış ezberden kaynaklanıyor. Millet muhafazakâr ve muhafazakâr bir Başkan ister.

Millet muhafazakâr değil ve muhafazakâr olanların önceliği de başkanın muhafazakâr olması değil. Ama siz milletin muhafazakâr olduğu ve muhafazakâr bir başkan istediği varsayımını kabul edip oyun planınızı ona göre yaparsanız… Kehanet kendisini doğrular. Sizin de ezberiniz pekişir.

Daha önce muhtelif biçimler dedim, “muhafazakâr” terimiyle tavsif ettiğiniz herhangi birinin bir yığın başka hususiyeti de var. Mesela erkek. Mesela 32 yaşında —anne babasının çok çağdışı kaldığını düşünüyor. Mesela iki çocuklu bir karısı olmasına rağmen aynı zamanda iş yerindeki bir sekreterle de birlikte yaşıyor. Mesela Malatyalı —ve en çok nefret ettiği kesim Elazığlılar. Mesela lise mezunu —çevresindeki üniversite mezunlarının kendisine yaptığını, çevresindeki ilkokul mezunlarına yapıyor. Mesela Kürt meselesinin Kürt öldürmekle çözülemeyeceğini düşünüyor —belki kendisinin de dörtte bir Kürt olmasının tesiri vardır böyle düşünmesinde. Mesela bir yolunu bulsa, eşini ve çocuklarını bırakıp Almanya’ya kaçacak. Ama sahip olduğu vasıflarla Almanya’da geçinemeyeceğini biliyor. Sevgilisini elinden kaçırmaması için kazancını artırması, en azından koruması gerekiyor. Vatan, millet, bayrak filan tamam da… Eğer bu muhafazakârlık işi biraz daha abartılırsa, sevgilisi olmasına da karışmaya kalkarlarsa… Olmaz dememek lazım, herifler her şeye burunlarını sokuyorlar.

Bir diğeri mesela, sizin kafanızdaki muhafazakâr tanımına daha keskin bir biçimde uyuyor olsun. Beş vakit namazını kılan, sadece Ramazan’ı değil üç ayları tutan, tek eşli, dört çocuk babası, ağzına içki koymayan bir Mardinli Arap kökenli esnaf mesela… Kürtlerden de hiç hoşlanmıyor olsun ilaveten. Ama Erdoğan politikaları yüzünden Süryaniler gidiyor. Yanında çalışan telkâri ustasının da gözü dışarıda, ilk fırsatta İsveç’e akrabalarının yanına gidecek. Zaten turist de azaldı. O Almanlar, Japonlar gelecek diye beklerken, İzmirliler, Ankaralılar bile bölgeye gelmeye ürker oldular. Yani kendisinin namazına niyazına karışılmasın elbette ama… Başkasınınkine de karışılmasa… Adamın inancı farklı, tezgâhından yüzük beğenen şu İzmirli kadının giyimi de hiç hoş değil ama hepsi de iyi insanlar işte. Kimseye zararları yok. Ürkütmesek onları…

Filan.

Herkesin bin bir türlü hali var. Sizin yok mu? O haller içinde sadece biriyle siyasi tercihte bulunuyorsunuz, tamam. Ama “öyle olması gerektiği için” değil. Size ısrarla “siyasi tercihler muhafazakâr olmak veya muhafazakârlıkla dövüşüyor olmak üzerinden yapılır” denip durduğundan…

Böyle söyleyince, Kılıçdaroğlu’nun aklına “a tamam, o vakit kof bir ekonomizm yapalım” gibi dâhice bir fikir geliyor —tecrübeyle sabit. Emekliye şu kadar zam, mazotta bu kadar indirim, fındığa şöyle, çaya böyle bir taban fiyat… Gelsin oylar.

O kadar da ucuz değil.

***

Vaktin birinde —tam olarak 1999’da— Turgut Yılmaz, ağabeyinin (Mesut Yılmaz’ın) siyasi ikbalini sormuştu. Ben de “Mesut bey siyasi bir mevtadır” demiştim. Akıllı adammış, “vay sen benim ağabeyim hakkında nasıl böyle dersin” deyip üzerime yürümek yerine, “bu hal değiştirilebilir mi, nasıl değiştirilebilir” diye sormuştu. Ona verdiğim uzun cevabın bize şimdi lazım olan kısmı şöyle: “Türkiye’nin sosyolojisi hakkında, hemen bütün siyasi aktörlerin veri kabul ettiği varsayımlar var. Bunu, bir evin odalarını ayıran duvarlar olarak görebiliriz. Duvarlar sabit ve dolayısıyla her odanın alanı belli. Kavga, büyük odayı kapmak için yapılıyor. Hâlbuki mesela Özal evin üstüne yeni bir kat çıkmış, orayı yeniden, en büyük oda yeterince büyük olacak ve elbette kendisinin olacak şekilde bölmüştü. Şimdi de lazım olan bu.”

1999’da lazım olanı, 2002’de AKP yaptı. Yeni bir kat çıktı, toplumu yeniden ve kendi işine yarayacak şekilde böldü. Devletçi, ceberut devletçi, kendisine güç yetirilemeyen ve kestiği parmak acımayan —kerameti kendinden menkul— bir devlete biat etmiş olanlar bir yana, devleti millete göre yeniden inşa etme hayalini kuranlar beri yana dedi. Devleti millete göre inşa etme hayalini kuranlar büyük çoğunluktu. Benim gibiler “Erdoğan ve tayfası bu hayali piç eder” diye uzak durduk, başkaları başka sebeplerle uzak durdular. Ama “bu sefer de başaramazsak hiç başaramayız, talip olan öznenin kifayetsizliğini tasa etme zamanı değil, biz projenin arkasında duralım” diyenler AKP’nin yanında hizalandılar. Evet, AKP’nin yaptığı tarif de pek yeni değildi ama hem karşılanmamış bir talepti hem de 28 Şubat’ın karanlık günlerinde ihtiyaç daha da belirginleşmişti.

Yani 2002’de mesele muhafazakârlık meselesi değildi, “devleti geriletme” meselesi idi. 2007’de, 2002’dekinden de daha keskin olarak böyleydi. Ve hem 2002’de hatta kısmen 2007’de bile, bazı muhafazakârlar AKP’nin “karşısında” oldular —çünkü devletçiydiler. Ağırlıklı olarak demokrat olan İzmir, Aydın, Eskişehir gibi yerler mesela, Cumhuriyetin cici ve makbul çocukları, bu dönemde, hem de muhafazakâr oldukları için CHP’nin arkasına geçtiler. Birçok “liberal” de AKP’nin yanında durdu.

Filan.

Uzattım, daha da uzatmayayım. Her toplum gibi bu toplum da bin farklı biçimde bölünebilir. Mesela yaşanan çirkinliklerden, hırsızlıklardan, zorbalıklardan, azgınlıklardan, sizin benim tiksindiğimizden daha çok tiksinen birçok muhafazakâr tanıyorum. Şahit olduğu iğrençlikler kendisine muhafazakâr denen bir iktidar tarafından sahnelendiği için, sizden benden daha hassas olup bitene. Hayatına anlam vermekte kullandığı değerler sisteminin bu tür pisliklere bulaşmış olmasını içine sindiremiyor. Öyle fındığa yüksek taban fiyat, emekliye üç beş zam filanla gönlünü çalabileceğiniz insanlar değil hiçbiri…

Bu insanlara muhafazakârlık satamazsınız. Vitrine çıkaracağınız herkesten daha muhafazakârlar. Muhafazakârlığa ihtiyaçları yok. Soruyu “muhafazakâr olsun mu olmasın mı” diye sorarsanız “olsun” der ama “sarışın olsun mu olmasın mı” diye sorarsanız da yadırgamaz yani. Yadırgayacağı, CHP’nin varsayımı.

***

Erdoğan’ın sosyal medyadaki ve gazete formatında her sabah bayilere dağıtılıp her akşam geri toplanan şeylerdeki itlerinin havlamalarında eski enerji yok. Melih Gökçek zaten yok, Burhan Kuzu, Metiner filan gibilerin bile duvara dayandıkları hissediliyor. Erdoğan’ın kendisi burnundan soluyor, kıpırdayacak yeri yok —sözcüsünü Gül’e yollarken yanına Genelkurmay Başkanını eklemek zorunda kalması bile aczinin, savruluşunun boyutlarını sergiliyor. Televizyona çıkıp konuşuyor, milleti dizi izlemeyi tercih ediyor.

“Milleti” ve itleri Erdoğan’ı sattılar çoktan —yerlerini müteahhitleri, Genelkurmayı, Bahçeli’si filan doldurdular. Erdoğan ve itleri meselenin farkında. Ama rakipleri değil. Ucuz Erdoğan taklitlerini Erdoğan’ın karşısında mindere sürme hesapları yapıyorlar. Hiçbir taklit aslıyla baş edemez. Edemeyecek. Dönüp bize diyecekler ki “ama işte millet muhafazakâr”. Millette bir problem yok, problem ezberlerini değiştirmekten aciz olan zavallılarda…

Mesele adayın kimliğiyle sınırlı da değil. Sahneye nasıl çıkacağı ve sahnede ne diyeceği de önemli. Erdoğan’ın tarifleriyle oynanacak bir oyun kazanılamaz. Erdoğan’a cevap yetiştirerek oyun kazanılamaz. Tarif eden, soru soran kazanır. “Ama bana terörist derlerse, Kürtçü derlerse, Cemaatçi derlerse, vatan haini derlerse” filan gibi kaygıların dile getirilmesine ihtiyaç yok, eğer bu kaygılarla kaygılıysanız, hissedilir. Değilseniz, o da hissedilir ve bütün bu ithamlar o saat kıymetini kaybeder.

Ama görünen o ki, biz buralara bile gelemeyeceğiz. Görünen o ki, “Başkanlık Erdoğan’da kalsın, biz parlamentoda çoğunluğu alalım” filan gibi Zihni Sinir projeleri projelendirilecek. Çok “rasyonel” görünen, “Erdoğan’ın oyu AKP’nin oyundan yüksek, o halde AKP’yi yendik mi işlem tamam” gibi akıllarla pazarlanabilecek işlere yatırılacak sermaye. O vakit de milletin —muhafazakâr olanı ve olmayanıyla hepsinin— zihnine, “demek ki Erdoğan kazanacakmış, rakipleri bile kabul ediyor” fikri enjekte edilmiş olacak.

Bu başkanlık seçimi —eğer yapılabilirse— kazanılabilir. Daha doğrusu Erdoğan, bu seçimi kesin kaybeder —eğer rakipleri kendi kalelerine birçok gol atmakta ısrar etmezlerse. Erdoğan kazanırsa kusur millette değil, şuraya yazayım. Siz vatandaşa “Sedat Peker mi, kanlarında banyo yapmaya heves ettiği onca akademisyen mi” diye sormaz, “Erdoğan mı, Gül mü” diye sorarsanız… Sonra çıkıp “millet Sedat Peker’i tercih etti” diye ortalarda dolanmayın.

Genel kategorisine gönderildi