Nadide Fikirler

Işın Çelebi, kendisine “mühim” fikirlerimi söyleyeceğimde durdurur, benim gibi düşünmediğini düşündüğü “dostlarını” çağırır, fikirlerimi onların bulunduğu bir ortamda söylemeye mecbur bırakırdı beni. Çelebi’yi, partisini ve/veya Türkiye’yi salaha erdirecek nadide fikirlerimi mahrem bir ortamda aktaramamak, ilk birkaç defasında, fena halde canımı sıkmıştı.

Sonra anladım ki…

Bir defa ben, eğer sadece ikimiz olsak göstereceğimden daha çok ihtimam gösteriyorum ifadelerime. Karşı çıkılabileceğini bilmek, nasıl ve neresinden vurulabileceği konusunda hassaslaştırıyor insanı. Çelebi’yi tanıyorum, onun nasıl ve nereden karşı çıkabileceği hususunda donanımlıyım. Hazırlanırken, zaten —bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde— onu hesaba katmışım. Ama “başkaları” da varsa… Ev içi ile sokak arasındaki fark gibi bir fark ortaya çıkıyor. Daha dikkatli, özenli davranmak gerekiyor.

Ama asıl önemlisi benim performansımdaki artış değil. Benim laflarım başkalarını tetikliyor, onlar da kendi fikirlerini tornadan geçirip ortaya sürüyorlar, filan da… Asıl önemli yanı şu ki, Çelebi herkesin kendi fikrini ne kadar kararlılıkla, ne kadar inançla müdafaa edebildiğini gözlüyor. Bana öyle gelmeye başlamıştı ki, Çelebi muhteva ile, mesela benim ne dediğimle pek de o kadar alakalı değildi. O muhtevayı ne kadar iştiyakla müdafaa edebiliyor olduğum ile ilgili idi daha çok. Galiba farkındaydı ki, ne söylesen gider, ama nasıl söylediğin önemli.

Demek ki neymiş? Ahmet’in fikrini alıp, sonra Mehmet’in fikrini alıp, sonra Ayşe’nin fikrini alıp hepsini kendi zihninde “pişirmekle” ulaşılacak “bilgi”, üçünün fikirlerinin bir potada pişmesiyle elde edilecek olandan farklı ve muhtemelen çok daha zayıf oluyormuş. Aydınlanma aklı, birçok başka şeyin yanı sıra, bu iki farklı sürecin aynı malzemeden çok farklı menüler çıkmasına yol açabileceğini idrak etmekte de zorlanıyor.

***

Çelebi’nin işi böyle yapmasının ne gibi bir fark yarattığını, birkaç tecrübeden sonra hissettim. Ama onun da benim yukarıda özetlediğim farkın farkında olup olmadığını bilmem. Belki de öyle görmüş, başarılı olduğunu hissetmiş, neden başarılı olduğu hususunda söyleyecek bir sözü olmadığı halde alışkanlık haline getirmiş olabilir. Belki de benim özetlediğim alışkanlığı, benim dile getirdiğimden çok daha manalı bir biçimde gerekçelendirebilir, onu da bilmem.

Ama şunu emniyetle söyleyebilirim, “tek adam” berbat bir fikir. Çünkü ortada bir tek adam olduğunda, nadide fikirleri olan sayısız insan zuhur eder ve her birinin esas mesaisi, o tek adamı bir tenhada kıstırıp fikirlerini kabul ettirmekten ibaret olur. Erdoğan’ın orta yere saçtığı Zihni Sinir procelerinin bir kaçının böyle imal edildiğini biliyorum. Kalanların çoğunun da benzer biçimde imal edildiğini zannediyorum.

Yani mesele Erdoğan meselesi olmaktan çok büyük bir mesele. Erdoğan’ın yerine başkası olsa da, böyle bir süreçten hayırlı bir netice beklenemez.

***

Bitirmeden…

Yukarıda işaret etmeye çalıştığım hususlarla bağlantılı değil ama…

Bir noktada hayatıma Çelebi girmese imiş, belki de bildiğim ve öğrendikten sonra —onun kadar başarıyla olmasa da—uygulamaya çalıştığım bu metodu öğrenemeyecektim. Ne çok şey eksilecekti hayatımdan… Öte yandan, Çelebi ile çalışmış, benzer süreçleri yaşamış ama benim öğrendiğim şeyi öğrenmemiş birçok kişi de var. Ve nihayet, demek ki, belki başkaları da başka şeyler öğrendiler ondan ve ben öğrenmedim. Öğrenmediğim için öğrenmemiş olduğumu da bilmiyorum.

Genel kategorisine gönderildi