Filler ve Suriye

Sabaha karşı ABD, İngiltere ve Fransa’nın Şam’a yaptığı saldırıya bir mana verebilmiş değilim.

Yani mesela, Irak’ta yaptıkları gibi, arkasından bir savaş başlatmaya niyetlisinizdir, saldırırsınız. Hak verilmez ama anlaşılır. Sahiden, inandırıcı bir “kimyasal savaş riski” vardır mesela, doğru dürüst araştırılmasına imkân sağlar, ispatlarsınız, riski ortadan kaldırma iddiasıyla saldırırsınız. Belki hak veren de olur ama her halükarda anlaşılır. Esad’ın mevzuu açıklamak için müracaat ettiği sebep de pek manalı değil: “Terör grupları marifetiyle yapmaya çalıştıklarını beceremediler, bunu denediler.” Şu saldırı, eğer arakası gelmeyecekse, yıllardır sahada yürütülen sistematik istikrarsızlaştırma harekâtını nasıl ikame edebilir?

Yapılan iş ile varılması gereken hedef arasında bir orantı olması lazım. Burada öyle bir şey yok. İş cılız. Hedef hiç belli değil —hedef olarak varsayılan şeylerin hiçbiri de manalı değil.

Elimizde, manalı bir laf olarak, sadece Rusların dediği kalıyor: Bunun neticeleri olacak.

***

Futbolda amaç gol atmak. Sınırlı bir süre içinde, yediğinizden daha çok gol atmak. Ama maç boyunca yaptığınız her şey gol atmaya yönelik değil. Kalenize bir korner kullanırken ceza sahanıza yerleşmiş olan rakibinizi altmış metre geri koşturmak da manalı bir “iş” mesela. Topu çıkarmışsınız, hızlı bir oyuncunuz almış sağ kanattan hızla ileri çıkıyor. Bu yandan da iki kişi koşuyor. Bir gol çıkar mı? Zor. Ama rakibiniz gol yeme ihtimalini ciddiye alıp, geri koşmak zorunda. Koşmazsa, gol de çıkabilir yani.

Sabaha karşı yapılan “tuhaf” işi, bir süredir Suriye’de —ve Suriye bahanesiyle— sahnelenen tuhaflıklar zincirinin içine yedirmeden anlamlandırmak müşkül görülüyor. Öyle bakınca, Şam’a yapılan saldırı bir nevi test gibi görünüyor. Neticeleri olacak bir şey ama neticelerinin neler olacağı hususunda, tuhaflığı sahneleyenlerin bile hiçbir fikri yok. Topu alıp ileri doğru sürüyor, Şam ne yapacak, Moskova ne yapacak, Tahran ne yapacak, Ankara ne yapacak diye bakıyorlar.

Sabaha karşı yapılan iş çok “kendi başına” bir iş değil. Birkaç haftadır zaten bir ateş besleniyordu. Bu da ateşe bir odun daha atmak olarak görülebilir. Bu birkaç haftanın bugüne kadarki bakiyesi şöyle görünüyor:

Birincisi, ABD ve Avrupa arasındaki mesafe ortadan kalktı, Rusya “ortak düşman”ına karşı yeniden bir araya gelindi. Ama bu süreçte, bilhassa Avrupa’da, kamuoyu siyasi iktidarların o kadar da arkasında değil. Dolayısıyla sıkıntılı bir ittifak bu.

İkincisi, Rusya son birkaç yılda elde ettiği pozisyonu muhafaza edebilecek ve sürdürebilecek gibi görünmüyor. Kendi kapasitesi ve potansiyeli ile orantısız bir zemin kazanmıştı, orantısızlığı “kendisi” gördü. Şimdi daha geride, tutunabileceği bir müdafaa hattı belirlemek ve oraya fazla hasar görmeden çekilmek gerekiyor. Yapabilir mi bilemem ama yapmaya çalışıyor olduğuna kalıbımı basarım.

Eh, filler tepişiyor ve Suriye çimenliği eziliyor. Reva mı? Değil. Ama fil olamıyorsan fillerin birinin yanında fil yavrusuymuş gibi “oyuna katılmaya” kalkışmayacaksın. Ülken bir çimenlik ise, o çimenlikte filcilik oynamaya özenmeyeceksin. Sonra filler gelir ve…

***

Bu biçimsiz hikâyede başı en çok ağrıyacak olan Ankara olacakmış gibi görünüyor, anladığım kadarıyla. Bana öyle gelmiyor. İçeride “eyy Amerika” filan diye gürlüyor olsalar da, bir biçimde, ABD ve Avrupa başkentleri ile dirsek temasını sürdüren, “onların desteğiyle ayakta duran” bir özne Ankara. Erdoğan’ın “şahsi” hissesi ne bu öznede, bir fikrim yok. Erdoğan’dan başka kimler ne kadar müessir, onu da bilemiyorum. Ama Ankara’da “Batı’nın işini görmek üzere örgütlenmiş” bir özne olduğuna dair sayısız işaret var —“Batı’nın işi” ne, onu da Batı’nın bile bildiğini/kararlaştırdığını zannetmiyorum. Dolayısıyla Ankara’nın başı çok ağrıyacakmış gibi görünmüyor.

Ya Türkiye’nin?

Eh, herhalde artık aşikâr görünüyordur ki, Ankara dediğimiz özne ile Türkiye’nin menfaatleri arasında bariz bir uyuşmazlık var. Daha doğrusu bariz bir ilintisizlik… Yani her ikisinin menfaati pekâlâ örtüşebilir ama böyle bir şey olursa tamamen tesadüf eseri olur. Yoksa Ankara’nın beka sorunu ile Türkiye’nin menfaatleri birbirinden farklı düzlemlerde. Aralarında da bir irtibat yok —yani birisinin iyiliği diğerinkini gerektirmiyor.

Böyle bakınca, Türkiye’nin başına neler gelebileceği, Ankara’dan çok, Moskova’nın ne yapacağına bağlı gibi görünüyor. Yeni müdafaa hattını nereye çekeceği, nasıl çekeceği, bu süreçte ne kadar cüretkâr olacağı ve saire gibi sayısız faktöre…

Nereye doğru yol alıyor olduğumuzu düşünmek isteyenlere söyleyebileceğim biricik şey şu: Neredeyse eminim ki Türkiye bu oyunda kimse için kıymetli bir partner filan değil. Olabilirdi, olma imkânını kendi hatalarıyla imha etti. Kimsenin Türkiye’yi sizin/benim kadar önemsediği, hesaba kattığı yok. Çok daha kalın uçlu kalemlerle yazılıyor yazılmakta olan. Kaba taslak tamamlanıp ince ayar lazım geldiğinde, eğer o tarihe kadar hayatta kalabilmişse, Türkiye ölçeği de mana taşır hale gelir ama şimdilik öncelikler öyle değil.

Bence hesabınızı buna göre yapın.

Genel kategorisine gönderildi