Zuckerberg Vakası

Şu TC Kimlik No, adrese dayalı nüfus sistemi ve saire gibi kavramlar, kaba hatlarıyla, Türkiye’nin AB üyeliği ile alakalı süreçlerin türevleri olarak hayatımıza girdi. Özel olarak, nüfus işlerinin Avrupa normlarına uydurulması süreçlerinin…

Birkaç ay önce, bu süreçte Türkiye adına rol almış biriyle tanıştım. Aradan geçen süre içinde basamakları tırmanmış, AKP tarafından mükâfatlandırılmayı hak eden ve hakkı verilen bir yüksek bürokrat olmuştu. Ama o vakitler, anlaşıldığı kadarıyla delegasyonda yer alan küçük rütbeli bir memurdu. Laf bir biçimde nüfus işlerinin AB normlarına uyumlandırılmasına geldi. Dedi ki mealen, “çok iyi hazırlanmıştık, her şeyi sayısallaştıracaktık ve bunu nasıl yapacağımızı da iyi biliyorduk. Avrupalı muadillerimizin, hazırlıklarımızı görünce, bizi takdir edeceğinden şüphemiz yoktu. Ama…”

Ama Avrupalılar ayak sürümüşler. Bizimkilerin “şahane” çözümlerine pek sıcak bakmamışlar. Bizimkiler şaşırmışlar, “teknolojinin sağladığı ‘bütün’ imkânları seferber ederek nüfusu tam manasıyla kontrol altına almak varken…” E evet, Avrupalılar, “evet, bütün bunlar yapılabilir ve yapıldığında da çok efektif olur ama devletler karşısında vatandaşların gücü zayıflar” diyerek, daha sınırlı değişiklikler konusunda ısrarcı olmuşlar. Anladığım kadarıyla bizim sistemimiz, “en teknoloji yoğun”, devletin elini en güçlü kılan sistem.

Mevzuu, başrolünde Zuckerberg’in oynadığı oyun yüzünden hatırladım.

***

Öncesi var.

Yüksek Lisans yaparken konu olarak Bilgi Sistemlerini seçmiş, ama bölümde beni destekleyecek hoca bulamamıştım. Tam bütün ümidimi kaybettiğimde kapılar açılmış, ben de istediğim alanda tez yapma fırsatı bulmuştum. Bilgi, her şeyin, her “iyi şeyin” temeliydi. Daha hassas bilgi, daha iyi kontrol, daha iyi yönetim demekti. Bilgiyi —bugün taş devrinden kalmış gibi görünen— o günün “yeni teknolojileri” vasıtasıyla, tarihte hiç olmadığı kadar müthiş bir verimlilikle işleyebilirdik ve… Bingo! “The Brave New World”.

Şehvetle okumaya başladım. Ne bulursam okumaya…

Çok geçmeden önüme bir makale düştü. Bilgi ile kudret arasındaki ilişkiyi eleştirel bir bakış açısıyla ele alan bir makale. Öncesinde ve sonrasında okuduğum yüzlerce makale içinde biricikti. Ackoff’unki gibi —mevzu ile alakalı neredeyse herkesin referans vermek zorunda kaldığı— eleştirel makaleler vardı ama onlar meseleye “teknik” yetersizlikler, kurulan hayaller ile gerçek imkânlar arasındaki orantısızlıklar filan gibi parametrelerle yaklaşıyorlardı. Sözünü ettiğim makale ise “ahlaki” denebilecek bir perspektiften… Bu haliyle, sözünü ettiğim makale biricikti.

Yıl 1981 veya 82 olmalı. Makale de o yıllarda yayınlamış olmalı —ben okuduğumda en çok bir, bilemediniz iki yıllık olalı.

Tezimin odağının “Yönetim Bilgi Sistemleri” denen merkezi mimarilerden “Karar Destek Sistemleri” denen daha demokratik mimarilere “kaymasını” o “biricik” makaleye borçluyum.

***

Herhalde tahmin etmek güç değil, sözünü ettiğim makalenin bende yol açtığı sarsıntının benzerini, sözünü ettiğim bürokrat AB toplantılarında yaşamış. Şaşkınlığı hayal kırıklığıyla harmanlayarak… Hakkını yemeyeyim, “galiba Avrupalılar haklıydı” edasıyla anlattı hatırasını. Yeni teknolojilere hep şüpheyle yaklaşmasına sebep olduğunu hissettirerek…

Mesele şu ki, AKP cenahında, “ulan bu Batılılar akıl edemiyorlar, biz ne kadar akıllıyız, her bir şeyin en iyisini yaparız” havası, çoğunun benzer bir sarsıntıya hiç uğramamış olmasından kaynaklanıyor. Hiç sarsıntıya uğramamış olanlar da hem sayıca, hem güç olarak kâfiler, Zihni Sinir procelerini birer birer hayata geçirmek için. Ve işte manzarayı görüyorsunuz…

***

Zuckerberg’in çok ağır bir fatura ödeyeceği görülüyor. Aslında ödedi sayın —çünkü “parlak, başarılı, genç dâhi” olmaktan “sorumsuz yeniyetmeliğe” gerilemek zaten bir insana bir ömürde fazla bile gelir. Fatura ödemesine sebep olan şey, özünde, bilginin umdurduğu gücün baştan çıkarıcılığının peşinden gitmesi.

Ama…

Bilgi kudrettir ve insanlık tarihinde benzeri hayal bile edilmemiş ölçekte bilgi üretiyor ve işliyoruz. Ne “çok renkli ütopyalar” ve ne de hatta “çok incelikli distopyalar”, bugün üretilen ve işlenen bilginin sağladığı kudreti tahmin etmeye yaklaşmış bile değillerdi. Zuckerberg’in de tezgâh açtığı alan hakkında çok hazırlıklı olduğunu zannetmiyorum. Eğer sahip olduğu kudret karşısında “gerçekten” başı dönmüş olsaydı, “yapılabilir o halde yapalım” demiş olsaydı, şimdi hesabını vermek zorunda kaldığından çok daha büyük günahlara batmış —üstelik de hiçbirinin hesabı sorulamayacak günahlara batmış— olurdu.

Çok kısa süre içinde, sadece iki “on yıl” içinde, insanlık tarihinin en büyük altüst oluşlarından birini yaşadık. Çok olağanüstü imkânlar bir yerlerde birikti. Ama —mesela kırk yıl önceki “iş adamlarının” veya politikacıların sahip olsalar cılkını çıkaracakları— bu imkânlar, bence, o kadar ölçüsüz ve tedbirsiz kullanılmadı. Bir Reagan’ı, Özal’ı, Thatcher’ı hayal edin, ellerinde bu imkânlar olsaydı, neler yaparlardı!

Aylar önce demiştim, sistemler karmaşıklaştıkça, sistemlerin “sinir sistemleri” de karmaşıklaşır. Galiba öyle bir süreç de eşzamanlı olarak yaşandı ve Zuckerberg’in “utangaç” suçları bile kıyametin kopmasına yol açıyor.

Yine aylar önce defalarca demiştim, mesele yeni teknolojilerde değil, onları yeterince sağlıklı bir biçimde kullanmayı “henüz” öğrenmemiş olmamızda. Ama öğreniyoruz ve öğreneceğiz. Zuckerberg vakası da, bu öğrenme sürecinin önemli kilometre taşlarından biri olarak tarihte yerini alacak herhalde.

Şöyle şeyler de olacaktır: Zuckerberg vakası, devletlerin alanı regüle etmesine davetiye çıkaracak, en azından devletler tarafından öyle yorumlanıp yığınlara öyle pazarlanacaktır. Sonra bu regülasyonların Zuckerberg’in günahlarından daha büyük günahlara imkân sağladığı, o imkânların da devletler tarafından Zuckerberg’in kullandığından çok daha vahşice kullanıldığı ortaya çıkacak, bu defa da deregülasyon talepleri yükselmeye başlayacaktır, filan.

Öğrenme böyle oluyor.

Genel kategorisine gönderildi