Yeni Bir Soğuk Savaş mı?

Batı Avrupa’da, ana politikasını mülteci karşıtlığı —daha genelde yabancı düşmanlığı— üzerine inşa etmiş partiler, son zamanlarda ciddi mevzi kazandılar. Bu bir “veri”.

Zamanı x ekseninin temsil ettiği bir grafikte, yabancı düşmanlığını temsil eden partilerin seçimden seçime aldıkları oyları işaretlersek, sonra noktaları birleştirir ve sonra da bir adım geri çekilip grafiğe bakarsak… Karamsar olmamak elde değil.

Mi?

Karamsar olana kadarki adımlara bir itirazım yok. Dediğim gibi, yaptığımız iş “ham veriyi” alıp, zamanı da ihtiva edecek biçimde “düzenlemek”ten ibaret. Nesine itiraz edeceksin!

Ama Batı Avrupa’da siyasi partilerin aldıkları oylar, vakumda, bir başlarına gerçekleşen vakalar değil. Başka neler oldu aynı süreçte?

  • 2008 ekonomik krizi her geriletildiğinde bir biçimde geri döndü. Kriz, kendisine alışılmış olduğu için çok da umursanmıyor ama özellikle genç işsizlik oranlarında kırmızı alarm seviyesinin gerisine hiç düşmedi. On yıldır…
  • Avrupa’ya Avrupa’nın alışık olduğu ve bir biçimde baş etmeyi öğrendiği bir mülteci akını uzun süredir var. Ama Arap Baharı sonrasında, bilhassa da Suriye kriziyle birlikte, olağanüstü, sindirilmesi son derece zor bir mülteci akını başladı.
  • Bütün bunlar, AB’nin yoksul Doğu Avrupa’yı entegre etmeye çalıştığı bir dönemde vuku buldu. Zaten “ne işimiz var Macaristan’da, Polonya’da” tartışmaları varken yani…
  • Daha derinde, daha geride, daha can alıcı şeyler de bir vakittir vuku buluyordu. Sanayi uzun süredir ekonominin lokomotifi olmaktan çıkmış ama başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa makas değiştirmekte nispeten beceriksiz kalmıştı mesela. Sanayi alanında da Çin ile —bilhassa emek maliyeti orantısızlığı yüzünden— rekabet kabiliyeti gerilemişti.
  • Aydınlanmanın verdiği ilhamla geliştirilmiş ve ana strüktürü neredeyse iki yüz yıllık olan siyaset teknolojisi, son kırk yılda gerçekleşen sosyal dönüşüme uyumlu bir biçimde dönüşmemiş, bir tür “demokrasi krizi” baş göstermişti. (Benim kavramlaştırmamla kriz demokrasinin krizi değildi, demokrasilerde istihdam edilen “siyaset teknolojisinin” krizi idi. Ama yara sıcakken bu tür nüanslara kolay kolay odaklanılamaz.)
  • Uzun süredir devam eden “doğum oranlarındaki gerileme” zaten genç nüfusun toplamdaki hissesinin düzenli bir biçimde gerilemesine yol açıyordu ama kritik bir eşik aşılmış, nüfus azalmaya da başlamıştı —birçok ülkede en azından mülteciler olmasa azalmaya başlayacak seviyeye ulaşılmıştı.
  • Dünyadaki istikrarsızlık, hammadde ve enerji maliyetlerinde olağanüstü dalgalanmalara sebep oluyor —veya en azından böyle bir riski Damokles’in kılıcı gibi Avrupa’nın tepesinde tutuyordu.

Gibi…

Hepsi birbirini tetikleyen, birbiri ile ilişkili, daha bir yığın faktör sıralanabilir. Ama çok da elzem olduğunu zannetmiyorum. Neticede demografik, iktisadi, teknolojik, kavramsal uyaranların tamamı, mevcut —aşınmış ve eskimiş— siyasi strüktürün kolonlarına, o strüktür inşa edilirken hayal bile edilemeyecek ölçüde stres uyguluyor. Sözü edilen ve neticelerinden karamsarlık imal edilen seçimler bu şartlarda yapıldı. Öyle “a ama beş yıl öncesine kıyasla şöyle olmuş” diye değerlendirilebilir bir hal değil yani.

İki hususa işaret edeyim.

Birincisi, seçimlerden —seçimlerin her birinden— önce mülteci karşıtlarının elde edecekleri oy oranı hakkında yapılan tahminlerin hepsi çuvalladı. Ülkelerin kendi içindeki analistlerin yaptıkları da, benim burada, uzaktan, yüreğim ağzımda, korku içinde yaptıklarım da… Mülteci karşıtları oy oranlarını artırdılar ama “beklendiği” veya “korkulduğu” kadar artıramadılar. Pek çok vakada oy artışı, korkulan ile kıyaslandığında “gülünç” seviyelerde kaldı. (Bunda, Trump’ın ABD’de seçim kazanmasının yol açtığı “farkındalık” da bir ölçüde müessir oldu diye düşünüyorum.)

İkincisi, netice itibariyle sandık sonuçları parlamentoların kompozisyonunu belirlemek için yapılıyor olsa da, mevcut sosyopolitik strüktürlerin hangi strese ne şekilde cevap veriyor olduğunun göstergesidir. Her seçimde mevcut sosyopolitik strüktür “test edilir” yani. Avrupa bu testlerden sarsılmış ama ayakta çıktı. Mülteci karşıtı, ırkçı eğilimlerin yeryüzünden tamamen silinmesini hayal edenler hayal kırıklığına uğramış olabilirler, dolayısıyla parlamentolardaki ırkçıların sayısının artışı mide bulantılarını artırmış olabilir. Ama bu hal, onların hayallerinin manasızlığından kaynaklanan bir hal. Problem Avrupa’da değil yani, kendi bünyelerinde. Fena halde hazımsızlar. Bu hazımsızlığı bize “ama biz ‘tertemiz’ bir dünya hayal ediyoruz, sizin gibi değiliz, en ufak bir lekeye tahammülümüz yok” diye, bir nevi üstünlük olarak satıyor olmalarının da bir manası yok. Bünyeleri hasta. “Sterilizasyon talebi” belasından mustaripler.

Avrupa’da, 2017’de, dominolar birbiri ardına devrilebilirdi. Eldeki diğer “veriler” dikkate alındığında, dominoların devrilmesi çok da şaşırtıcı olmazdı. Sallandılar ama devrilmediler.

Bence çünkü…

Bu “performans” siyasi üstyapıların uygunluğu “sayesinde” elde edilmedi. O üstyapıların eskimişliğine, uygunsuzluğuna, son dönemde gerçekleşen değişimlere uygun hale getirilmemiş olmasına “rağmen” elde edildi. Benim gördüğüm kadarıyla mülteci karşıtlığını, daha genelde ırkçılığı, yabancı düşmanlığını dengeleyen, yumuşatan ve muhtemelen evcilleştirecek olan şey, sosyolojik değişim. Bilhassa yeni nesilde daha kolaylıkla yaygınlaşan yeni bir kavram haritasının yeterince yerleşmiş olması. “Şehirlilik” dediğim halin yani…

Yukarıda bir bölümünü sıraladığım demografik, iktisadi, teknolojik, kavramsal “kaymalar”ın yol açtığı tehdidi süspanse eden, şehirlilerin refleksleri oldu. Yani korkulan —aslında da korkutucu olan— şeyin gerçekleşmemesi “kendiliğinden” olmadı, birileri tehdidi algıladı, kendi ölçeğinde mücadele etti ve… Yabancı düşmanlığını “frenledi”. Bu işi yapanlar siyasi partiler, sendikalar ve saireler halinde örgütlenmiş olmadıkları için “görünmüyorlar”. Görünmeyince de yoklarmış gibi yapılıyor. Onları örgütleyen bir takım liderler temayüz etmedi. Ortada örgütleyen bir “irade” yoksa, örgütlenilmemiş olduğu zannediliyor. Filan…

Yani?

Yani, bir yanda çevre faktörleri hastalığa sebep olacak şekilde değişmiş —bir nevi kış gelmişti. Öte yandan siyasi üstyapılar eskimiş, yetersizleşmiş, uygunsuzlaşmış, uygunlaştırılamamış, yani hastalıktan koruyucu faktörler işe yaramaz hale gelmişti. Ama yatağa düşmedi Batı Avrupa, hafif bir ateşle, ayakta atlatmaya çalışıyor rahatsızlığı. Çünkü “bünyesi değişti”. Diğer faktörler görülüyor ama bünyedeki değişim, tabiatı icabı görülemiyor. Ben de göremiyorum. Ama eldeki verilere “bakınca”, toplumların bağışıklık sistemlerinin cansiperane bir savaş veriyor olması “gerektiği” neticesine varıyorum.

Bu tür savaşlarda —diğer savaşlarda da olduğu gibi— taarruzların şimdilik püskürtülmüş olması, düşmanın yenildiği manasına gelmez. Bir sonraki taarruzun püskürtülüp püskürtülemeyeceği de bilinemez. Dolayısıyla bir yandan bu mücadele devam ederken, bir yandan da çevre şartlarındaki olumsuzlukların giderilmesi/yumuşatılması, ayrıca uygun üstyapıların inşası gerekir.

Bu çerçevede olmak üzere, bence (a) yeni bölüşüm teknolojilerine ihtiyaç var, iş yaratmak için harcanan çabanın yerine çalışmadan bölüşmeye kafa yormak gerekiyor ve (b) yerel ve ulus-üstü organizasyonların güçlerinin tahkim edilmesi gerekiyor —ki bu gerçekleşiyor ama “ince ayar” gerekiyor.

Ve esas mühim olanı…

Avrupa’da ve başka yerlerde yabancı düşmanlığı “var”. Mevcut şartlar dikkate alınırsa, olmaması tuhaf olur. Yabancı düşmanlığı yapanların haklı ve makul olmasa da, son derece anlaşılır motivasyon kaynakları var. Dolayısıyla onlar da varlar. Yoklarmış gibi yapmak, onlara parlamentolarda temsil hakkı vermemek, bire kadar kırmak gibi “hayaller” sadece manasız değil, ayrıca kötü ve yanlış. Bünyenin bağışıklık sistemi çalışıp “iş görüyor” çünkü malum kesimlerin temsilcileri parlamentolarda yer alabildikleri ölçüde, o kesimlerin “evcilleşmesi” imkânı doğuyor.

“Manzara” böyle de görülebilir… Sizi korkutan/ürküten şeyler, beni rahatlatıyor olabilir yani.

Gelelim bunca ukalalığı neden yaptığıma…

“Batı” Avrupa ile ABD, evlerini ayırıp “boşanma” amacıyla mahkemeye başvurmalarının üstünden bir hayli süre geçtikten sonra, bir biçimde yeniden aynı yatağa giriyor gibi görünüyorlar. Yeni bir soğuk savaş mı kotarılıyor, yoksa bu defa başını Rusya’nın çektiği bloğu sahiden tarihe gömme iradesiyle mi bir araya geldiler, bir fikrim yok.

Belki de kimsenin fikri yoktur.

Soğuk savaş, hükümetler açısından konforlu bir siyasi iklim idi. Bir yığın teferruatla uğraşmaya lüzum yoktu. Mevcut ve güncellenememiş siyasi üstyapıların “bile” üstesinden gelebileceği kadar basitleştirilmiş oluyordu dünya. Dolayısıyla yeni bir buzul devri, her toplumun güçlülerinin işine gelebilir. Ama yeni bir soğuk savaş kotarılabilir mi, soğuk savaşın orta yerinden alevler fışkırabilir mi, tahmin edemem.

Mesele şu ki Türkiye, yeniden inşa ediliyor gibi görülen bloklaşmada, tıpkı eskisinde olduğu gibi, “arada” kalıyor. Bu halin sağladığı tehditlerin ve fırsatların envanterini çıkarmak müşkül. Mevcut siyasi yapılar ve aktörlerle bu arada kalmışlığı yönetemeyeceğimiz bana aşikâr görünüyor, filan. Şimdilik bunları geçelim. Erdoğan’ın itleri, muhtelif mecralarda, Batı’ya havlayıp Rusya’ya iltifatlar düzerek sahiplerine yaranmaya çalışıyorlar.

Ama unutmamak gerekiyor ki…

Pakistan’dan, Afganistan’dan, Gana’dan, şuradan buradan kaçıp binlerce kilometre yürüyerek “bir yerlere” gitmeye çalışanların hepsinin hedefi Batı Avrupa ve ABD. Kimse Almanya’dan, İrlanda’dan kalkıp Rusya’da, İran’da ve ulu yüce Erdoğan’ın Türkiye’sinde kendisine ikbal ve istikbal aramıyor.

Genel kategorisine gönderildi