Winnie’ye Şükranlarımla

Mülkiye’nin meşhur hocalarından biri, Marks’ın temel prensiplerinden birini anlatırken, “biz Nicole Kidman’a hayran olur ama komşu kızına âşık oluruz” mealinde bir benzetmeye müracaat edermiş. Daha iyi ifade etme şansım yok.

Kendi hesabıma, çocuk yaşlarda Kim Novak’a —hayran değil— âşık oldum. Aramızda çok yaş farkı vardı, aşkım karşılıksız kaldı. Sonra Natalie Wood’a âşık oldum. Onun yaşının da benimkine pek yakın olmadığını anladığımda, aşk defterini kapatmaya karar verdim. Dünyaya yanlış zamanda gelmiştim besbelli.

Yeryüzüne inmem, komşu kızlarının da tanınmaya değer olduklarını idrak etmem çok vaktimi aldı. İnmemiş olsaydım, burada ve daha önce muhtelif mecralarda yazdıklarımın tam tersini yazıyor olacaktım. Kafam öyleydi yani…

Belki de yeryüzüne akranlarımdan çok daha geç avdet etmiş olmaktandır hallerim —bilmiyorum. Ama mesela Winnie Mandela’nın ölümünün ardından kopan ufak çaplı kıyamet bana tuhaf görünüyor.

Nelson Mandela’yı biliyorsunuz, Apartheid rejimine karşı direnişin sembolü, Güney Afrika devriminin kahramanı… Winnie onun eşiydi. Nelson rejim tarafından hapse atıldığında, onun yerini doldurmak Winnie’ye kalmıştı. Olaylar “aslında” nasıl gelişti, rivayet muhtelif. Ama Apartheid’in sürdürülmesinin imkânsızlığı ortaya çıkıp bir “çözüm” aranmaya başladığında, Nelson uzlaşmacı, aklıselim, makul bir direnişçi, Winnie ise gaddar, uzlaşmaz, kaba bir alternatif olarak temayüz ettiler.

Sonunda Apartheid yıkıldı. Winnie’ye değil, Nelson’a “yenilmiş” olarak yıkıldı. Herkes mutlu oldu. Hem Güney Afrika’daki bir utanç rejiminin çaresiz seyircileri olmaktan kurtulduk. Hem de bu işi Nelson Mandela gibi barışçı, insani, “temiz” bir adamı destekleyerek yapmış olmanın zihinsel/duygusal konforuyla kendimizi temize çektik.

Mesele şu ki, Winnie olmasaydı, Nelson olmayacaktı. Olduğu gibi olmayacaktı en azından. Winnie marjları ta oralara taşıyan anti-kahraman olmayı göze almasaydı, İsmet Özel’in tabiriyle “kendine canavar dedirtmeyi” göze alarak bütün çiçekleri ezen bir Winnie olmasaydı, Nelson marjda kalacak, kimse için makbul bir aktör olmayacaktı. Apartheid öyle bir Nelson’a yenilmeyi göze alamayacak, ırmak bambaşka yataklar açıp akmayı sürdürecekti.

Tekrarlayayım, bildiğim kadarıyla Nelson ile Winnie arasındaki rol dağılımının “sahiden” zannettiğimiz gibi olmadığına dair birçok işaret var. O işaretler ortaya çıktıklarında görmezden geldik, şimdi hâlâ görmezden geliyoruz. Post-truth bir nevi… Ama rollerin “gerçekte” nasıl dağıldığı o kadar da mühim değil, roller paylaşıldığı “için” iş yapılabildi, Apartheid yenilebildi.

Gençken, Novak’a, Wood’a âşık olduğum kafayla, “neyse o” diyordum. Kim ne rol oynamışsa, onu bilelim. O aynı kafayla, dahası, Winnie gibi anti-kahramanlar olmadan, sadece Nelson gibi “temiz” insanlar marifetiyle yapalım her işi, Apartheidleri Nelsonlar marifetiyle devirelim filan derdindeydim. Komşu kızları öyle değiller.

İyi ki değiller. “Ne yapalım, Novak’a, Wood’a yetişemedik, bununla yetinelim” demiyorum yani. Hayatın “gerçeği”, Platonik idealardan çok daha güzel, doğurgan, yaşamaya değer. Winnie gibi biri geçti bu dünyadan yani, daha ne istersiniz. İsterseniz gözünüzün ucuyla bakıp şeytanlaştırabilir, böylelikle kendinizin ne kadar temiz, ne kadar yüce olduğunuz neticesine varıp başınızı yastığa huzurla koyabilirsiniz. İsterseniz, kadına yakından bakıp ne dramlar, ne trajediler, ne kararlar, ne kararsızlıklar yaşadığına şahit olabilir, zenginleşirsiniz.

Ne kadar şahane…

Winnie olmasaydı, olduğu gibi olmasaydı veya sunulduğu gibi sunulmasaydı, Nelson olmayacaktı. Çünkü… Fark yoksa bilgi yok. Nelson’u bildiğimiz gibi bilebilmemiz için, oraya bir yere, Nelson’dan “farklı” bir Winnie koymamız gerekiyordu. Siz olsaydınız, ben olsaydım, “kendime canavar dedirtmeyi” göze alabilir miydik? Bilmiyorum. Ama orada bir canavar olmasaydı, burada bir melek, bir kahraman olmayacaktı.

İyi ki vardın Winnie. Sana şükranlarımı sunarım. Umarım ödediğin bedelin karşılığını almışsındır. Sayende çok şey öğrendik, çok şey yaptık.

***

Bu yazı burada bitmeliydi aslında. Ama bu kadar lafı etmişken meseleyi memlekete, güncele, halimize getirmezsem, Sırrı’nın tabiriyle “işin bakırını çıkarmazsam” gece uyuyamayacağım.

Memlekette Apartheid değilse de, manasız bir “düzen” vardı. Onu “yıkmak” için bir Nelson lazımdı. Lazım mıydı, çok da emin değilim aslında ama bu tür operasyonları Nelsonlar eliyle yapmak alışkanlığı var insanlığın. Erdoğan’dan öyle bir hikâye üretilebilirdi. Erdoğan’ın çetesine sorsanız, zaten kendisini Nelson Mandela’nın yerine koyuyorlardır.

Mesele şu ki, Erdoğan’ın Winnie’si yok. Dolayısıyla “rejim” yıkılamadı, aynı kolonların üstüne başka bayraklar dikilerek “sürdürüldü”. Aslında ölmüş, hayatiyetini bütünüyle yitirmiş akıldışı bir rejim, Erdoğan vasıtasıyla, makineye bağlanmış olarak bitkisel hayatta, mevcudiyetini sürdürüyor. Bu halin birçok sebebi var/olabilir. Ama bence birinci sebep, Winnie’nin olmaması. Bir Winnie’nin mevcudiyetine, bizzat Erdoğan katlanamadı.

“CHP’yi Winnie yerine ikame etti” diyebilirsiniz ve faturayı “ne demeye Winnie’nin rolünü doğru dürüst oynamadın” diye kükreyerek CHP’ye çıkarabilirsiniz. Uyar mı? Bence uyar.

Ama…

Kabahatin büyüğü, birçok sebeple Erdoğan’da…

Birincisi, derdi rejimi yıkmak değildi, ele geçirmekti. İkisinin arasındaki farkı idrak edebildiğinden —bu tür nüansları anlamak için gereken zihinsel donanıma sahip olduğundan— şüpheliyim. Ama eğer idrak edebilmişse de ikinciyi —yani ele geçirmeyi— tercih etti.

İkincisi, yanında, yamacında, karşısında herhangi bir Winnie’ye tahammül edemedi. Dünyanın Winnielere ihtiyacı olduğunu idrak edebilecek kapasitesi yok. Oyunu “Winnielerle paslaşarak” oynamayı bilmiyor, “Winnieleri yok ederek, dünyayı temizleyerek” oynamak gerektiği gibi bir ahmaklıkla malul. Dünyayı temiz tutmanın yolu, içinde Winnieleri bulundurmaktan geçiyor hâlbuki —yukarıda demeye çalıştığım gibi. Eh, Erdoğan’ın tercihinin anlaşılmaz bir yanı yok. Ortada herhangi bir Winnie olsa, Erdoğan onunla mesela bir TV programına çıksa, o saat tuş olur. O kadar vasıfsız. Öğrenmeye o kadar uzak.

Üçüncüsü —ve belki de diğer hepsini kapsayanı— komşu kızlarıyla alakası yok Erdoğan’ın. Herhangi bir komşu kızının gerçekliği ile baş edebilecek donanımı olmadığından, bize —ama aslında kendisine— dört dörtlük film yıldızlarından, kavuşma vaadi taşımayan aşklar imal ediyor.

Eh, kendisine yaşanmaya değer bir hayat çıkarmış olabilir. Onun parmağı olmayı içine sindirmiş olan mahlûkat da keselerini doldurup, kırmızı plakalı otomobillere binip, VIP muamelesi görerek, sahip oldukları vasıflarla asla ulaşamayacakları hazlara ulaşabildiler.

Ama rejim sürüyor. Çünkü Winnie yok.

Genel kategorisine gönderildi