Solcu Olmak

Dün alıntıladım, Murat Sevinç “Üniversite, sağcı zihniyetin, siyasal İslamcılar’ın zannettiğinin, Türkiye ortalamasının algılandığının aksine; her düşüncenin korkmadan, tedirgin olmadan konuşulup savunulabildiği bir yerdir” demiş.

Yalan söylemiş.

Üniversite, “solcu zihniyetin” iddia ettiğin aksine, hiçbir vakit her düşüncenin korkmadan konuşulup savunabildiği bir yer olmadı. “Solcu zihniyet”, sadece bu hususta yalan söylemekle de kalmıyor. Hemen her hususta benzer yalanlar söyleyip durdu/duruyor. Yığınla benzer menkıbe uydurdu, tekrarladı… Emeğin kutsallığı, sendikaların işçi haklarını müdafaa ettiği, kalkınmış olanların bilim sayesinde, plan sayesinde kalkındığı filan gibi… Sonra da o menkıbelerin ima ettiği değerlere yaslanıp ahlaki üstünlük iddiası üretti. “Ah biz ne kadar iyiyiz, üniversitelerimizde her düşünce korkmadan, tedirgin olmadan konuşulabiliyor, eğer memlekette/dünyada işler yolunda gitmiyorsa bizim yüzümüzden değil, hep şu kaba saba sağcılar, dindarlar, memleketin ortalaması yüzünden…”

(“Solcu zihniyet” lafını, Sevinç’in lafına ayna tutarak kullanıyorum. Yoksa memlekette ne solcular tanıdım, yüzü bir nebze gülsün diye kolumu veririm. Kendilerini “solcu” zanneden, “solcu” diye lanse eden, kendisini tarif etmek için solcu sıfatını tercih eden ne süzme ahmaklar, ahlaksızlar, manasız insan türevleri tanıdım, insanı sol yanından utandırırlar.)

“Ama canım, üniversite ‘aslında’ öyle bir şey de, biz beceremedik, hep sağcı iktidarlar yüzünden, mesela YÖK’ten önce…” filanların da hiç manası yok. YÖK’ten önce ODTÜ’de on yılım geçti benim. ODTÜ’de… Kimse masal anlatmasın. İlaveten beceremeyen bir biz de değiliz sadece. Sevinç’in ima ettiği şey becerilememiş hiçbir vakit. Belki hiç becerilemez de… Zaten becerilmesi hiç gerekmiyor da olabilir.

“E iyi ama, temenni de mi etmeyelim?” Bilemem. İsterseniz temenni ededurun. Ama temennilerinizi gerçeklikmiş gibi anlatıp durmayın. Veya başkalarının, mesela İslam menkıbeleri üzerinden kendi temennilerini anlatmalarını da hafife almayın. Ama asıl mühimi, sizin temennilerinizi, başkasının gerçekliği ile mukayese edip ahlaki üstünlük taslamayın. Taslamayın. Usandırdınız ama usanmadınız. Nokta.

***

Trump’ın seçildiği seçim yaşandı, bitti. Amerikanya’nın Murat Sevinçgilleri yaygarayı kopardılar, “post-truth” diye… Arkalarından bizimkiler de dâhil bütün “kendilerini solcu zannedenler” koroya katıldılar, “bizde de var aynısından, bizde de var” diyerek. Trump ve avanesi gerçekliğin ırzına geçtiler mi? Geçtiler. Hangi gerçekliğin? Aha işte bu “uydurulmuş”, daha önce “solcular” tarafından defalarca ırzına geçilmiş gerçekliğin.

Oralarda işler yolunda görünüyordu ve işte geçen gün işaret ettiğim Vox söyleşisinde “ne yapacağız biz bunları” diye yakınan gazeteciler gibileri, yani Amerikanya’nın “solcu”ları, “ay bizim öyle makbul, öyle şahane değerlerimiz var ki, her bir şey onlara sahip olan bizlerin kontrolünde olduğundan yolunda” diye bir masal anlatıyorlardı. Ama işte taşrada birileri için işler hiç de yolunda gitmiyormuş. Orta sınıf, zenginlik, bilmem kaçıncı sanayi devrimi, bilişim endüstrisi filan… Kesmiyormuş birilerini işte.

Yani? “Post-truth” öncesi de “post-truth” idi. Kesin tıraşı.

***

Siyasete değerleri sokuşturmak, işte bu kendilerini “solcu” gören, “ya nedir bu solculuk” diye sorulduğunda, Can Yücel gibi, “solcu olmak adam olmaktır” filan gibi tarifler yapan zevatın, “zihniyetinin” işi… (Sıkışırlarsa, “canım Can Yücel halt etmiş” diye kıvırırlar ama kendileri bir tarif yapmaya kalktıklarında çok da uzaklaşamazlar. Aslında demek istedikleri “solcu olmak benim gibi olmaktır” da, onu dememeleri gerektiğini öğreniyorlar bir biçimde.)

Solculuk diye pazarlanan şey, özü itibariyle, bir takım değerlere sahip olmayı referans gösterip sosyal statü, imtiyaz talep etmekten gayrı bir şey değil. Hiç olmadı.

Mesela “bilimsel” olmadı. Bilimin yarısı spekülasyondur, mesela “üniversitede her şey savunulabilir” dersin, spekülasyon olur. Lazımdır —dediğim gibi bilimin yarısıdır. Ama yarısı da ölçme ve deney gibi faaliyetlerdir. Gözlersin, ölçersin, bakarsın, dediğin laf gerçekliğe uyuyor mu diye. Uymuyorsa “ama YÖK” filan diye kıvırtmazsın. Kıvırtmadan önce, mesela YÖK öncesine bakarsın. “Ama bizim sağcılar” demeden önce başkalarının üniversitelerine bakarsın. Kendilerine solcu diyen, benim Aydınlanmacı dediğim zevatın bilimselliği, “olsa olsa” bilimselliği. “Şöyle çember şeklinde bir inek varsayalım” diye başlayıp, ineklere çember şeklinde olmadıkları için çemkirmekle biten bir bilimsellik.

Solculuk/Aydınlanmacılık mesela “insani” de olmadı. Aynı öncüllerden yola çıkıp aynı kurallar işletilirse aynı neticelere varılacağı varsayımını satın alıp, sonra da herkesin kendileri ile aynı neticeye varmış olmasını beklediler. Varılamadı. Bu yüzden, birbirlerini bile sevmezler. Tenhada kaldıklarında her biri diğeri hakkında demedik laf bırakmaz. İnsan denen şeyin çeşitliliğine —yani insana— zerre kadar saygıları yoktur. Kendilerinden her farklılık sapkınlık, kötülük, ahmaklık, satılmışlıktır bunlara göre.

Mesela “toplumcu” da olmadı solculuk dedikleri Aydınlanmacılık. Toplumun binlerce yılda ürettiği ne varsa hepsine hasımlık sergilediler. Anladıklarından ve tükettiklerinden değil, anlamaya tenezzül bile etmediklerinden. Millet uymuyor bunlara mesela, çünkü hüdayinabit bir şeyleri ima ediyor. Ulus olacak —yani sentetik, bunların tasarladıkları bir şey. Sonra yetişmiyor bunların ektikleri tohum. Aha o millet bu defa “memleketin ortalaması” oluveriyor. Biçimsiz, utanılacak, utandıkları bir şey.

Aydınlanmacılık, fi tarihinde birçok yerde yazdığım gibi, insanlık tarihinin en müsamahasız, gerçeklikten en uzak dinidir. Böyle “üniversitede her şey konuşulabilir” filan gibi sayısız menkıbesi, çok sayıda rahibi, tarikatı, tarikat şeyhi vardır. Her şeyhin müritlerinden beklediği zikirler farklıdır ve her şeyh için diğer bütün şeyhler kâfirdir. Tek örgütlenme tarzları çeteleşmektir.

Bana ne!

Ama…

Siyasete değerleri iliştirirken, bütün dünyada, insanlık tarihinde hiçbir dinin rahiplerinin akıl edemediği bir adiliği de akıl ettiler. Siyaseti siyaset alanının dışına, mesela üniversitelere, medyaya, sendikalara, odalara taşımak. Hem siyaset yaptılar hem de siyaset yapmazmış gibi yaptılar. Bu hali sürdürebilmek için siyaseti itibarsızlaştırdılar —ama kendi elleri kirlenmedi. Böylelikle siyaset alanının dışından dünyayı tanzim ettiler. İşler yolunda gitmeyince de… Sağcı zihniyet, siyasal İslamcılar, memleket ortalaması…

Neticede dünyanın dört bir yanında sağcılar, işbu Aydınlanmacıların bilim, ışık, insanlık, eşitlik, ilerleme ve saire gibi “değerleri”nin karşısına vatan, millet, din gibi, en yenisi 1400 küsur yıllık, ne badirelerde test edilmiş, ne badireleri başarıyla atlatmış “değerleri” duvar gibi ördüler. Beri yandakiler gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalakaldılar ama hâlâ demiyorlar ki “yahu biz ne yaptık”. Ezberlerini/zikirlerini tekrarlayıp duruyorlar: “Ama üniversite, ama basın özgürlüğü, ama post-truth, bık bık.”

***

Benim değerlerim bana, sizin değerleriniz size. Kime ne benim değerlerimden ve bana ne sizin değerlerinizden. Aydınlanmacıların dini de kendilerine, Müslümanlarınki de… Sizin homojen milletinizin de, ulusunuzun da, ümmetinizin de bir unsuru değilim ben. Gidin ötede döğüşün.

Ötede döğüşün ve Boğaziçi’nde itişen çocukları zehirlemeyin. Birilerinin fikrine şehitler için lokum dağıtmayı, diğerinin fikrine onların tezgâhını dağıtmayı sokmayın. Hiçbirinin fikrine, lokum dağıtarak veya tezgâh dağıtarak insanlığı, milleti, ulusu, dini kurtarmaya katkı sağlayacakları manasızlıklarını sokmayın.

Ötede döğüşün ve gencecik çocukları “şehit olacaksın” diye akranlarını öldürmeye yollamayın. Ötekileri “Kürtlüğün senin kendini feda etmene ihtiyacı var” diye silahlandırıp sokağa salmayın.

Çiftlik Bank denen şarlatanlık, hepimizin gözünün önünde oldu, bitti. Tosun ahaliyi, aha tam da Erdoğan ve çetesinin vahşice istismar ettiği “değerler” yardımıyla tokatladı, Uruguay’a kaçtı. Tastamam aynı değerlerle paketlenmiş, aynı masallarla cilalanmış operasyonlarda çocuklarımızı ölmeye ve öldürmeye gönderiyorlar. Önlemeye gücümüz yetmiyor ama hiç değilse direneceğiz. Oradan biri fırlıyor, “ama üniversite, ışık, bilim, cart curt.” Ayağımızdaki top Erdoğan/Bahçeli/Perinçek ekürisinin alanına geçiyor. Bu zavallıların oynamayı bildikleri yegâne alana…

Ortak mısınız kardeşim?

Bilim milim lafı edip duruyorsunuz da, bu tür lafları etmeden önce neden az biraz bilime müracaat etmiyorsunuz? Neler olup bittiğini anlamanıza yardımcı olur, iyidir. Siz bu manasız laflarla buğulandırılmış pencerelerin arkasında bu memleketin insanlarına kan kusturdunuz. Bu kelimelerin herhangi birini işitince “aha yine beni dövmeye geliyorlar” diye teyakkuza geçiyor ahali. Kaçacak, saklanacak yer aramaya başlıyor. Orada “gel vatandaş gel, burada vatan, millet, bayrak, din var” dendiğinden gitmiyor Erdoğangillerin kucağına insanlar. “Aha o zıpırların tüylerini diken diken edenler bunlar, hesaplarını da bunlar görür” diye gidiyor. Görmüyor musunuz? Anlamıyor musunuz?

Veya…

Ortak mısınız? Çocuklarımızın kanından beslenenlerden misiniz siz de… Hadi ötekiler hırsızlıklarını sürdürüyorlar. Sahi sizin menfaatiniz ne?

Genel kategorisine gönderildi